YALNIZ LEYLEK
Güz mevsimi farklı farklı algılarla karşılanırdı köyde. İşini gücünü bitiren, rahatlar; bitiremeyen gıdım gıdım başlayan soğuklara, yağmurlara kalmamak için var gücüyle çalışırdı. Harmanlar kaldırılır, bulgurlar kaynatılır; tarhanalar, salçalar, turşular yapılır; bağlar, bostanlar bozulur. Bütün bunların ardından tarlalar yeni baştan sürülür. Bu sürümün ardından, hububatların ekimlerinden sonra sonbahar rüzgârları başlar, arkasından yağmurlar inerdi. Bir bitim değildi güz, bitti sanılan başka bir hayata başlayışın evresiydi.
Sonbahar rüzgârları sessiz esmezdi. Ağaçlara öfkeli vurur, onları sağa sola salladıkça sarı yaprakları döker, ağaçların arasından esmelerle nerede olursanız olun duyabileceğiniz hışırtılı sesleri kulaklarınıza getirirdi. Göçmen kuşlar yazın bitimiyle hazırlıklarını yaparlar, daha güneydeki sıcak illere gitmek için. Baharda gelişleriyle doğaları gereği çiftleşip oluşan yavrularını besler, büyütürler. Güz inmesiyle uzun ve yorucu seferleri için son hazırlıklardan sonra sıra sıra dizilerek, gökyüzü maviliklerinde birkaç tur attıktan sonra “v” şekli alarak veda ederlerdi. Çoluk çocuk onları görebilmek, bu vedalarına "Güle güle göçmen kuşlar…" diyebilmek için tepelere çıkar, onlara el sallar, çocuk yüreklerimizde bu gidişlerinde hüzünler yaşardık.
Çok iyi hatırlıyorum: Karların başladığı bir evrede, kuşların başlattığı bu göç seferberliğine bir tek leylek katılamamış, ona tümden köyümüzün insanı olarak çok üzülmüştük. Ona ne verebilirdik, onu nasıl besleyebilirdik? Leyleklerin beslenme menüleri, uğrak yerlerine yiyecek bırakmamızla olacak bir şey değildi. Artık kurbağalar, sürüngenler, solucanlar kışla birlikte kamufle oluyorlardı. Darı yerindeki köyümüzün bağlarının oraya ve Suğla Gölü’ne doğru birkaç kere gittiğini görüyorduk. Bu gidişlerinden sonra tekrar geliyor, yuvasına yatıyordu. Yuvası yüksekçe bir pelit (meşe) ağacının çatalına, çalıdan çırpıdan yapılmıştı. Açıktaydı ve karlar başladığı zaman orada kalması mümkün değildi. Kendi başına gökyüzüne çıkıp güneye daha sıcak, daha ılıman yerlere uçup gitse tek başına öncülük eden bir lider olmaksızın, güç alacağı kendi cinsleri yanında bulunmaksızın göç yollarını bulabilmesi mümkün değildi. Kuşlar göç yollarını daha tecrübeli liderlerinden deneyimleyerek öğrenirler. Yürekler acısı bu zavallı leylek köyde tek başına kalmıştı. Adı “yalnız leylek” olmuştu. Salt köy, çor çocuk, büyük küçük ona “yalnız leylek” adını takmıştık. Evet soğuklar indi, yalnız leyleği tüm köylü merakla takip ediyorduk. Daha sert soğuklar ve yağışlar başladı, karlar düştü, rüzgârlar sanki öfke kusarcasına vınlayarak daha sert esmelere başladı. Biz onu hep görüyorduk. Ara ara bir iki gün kayboluyor, tekrar görünüyordu. Karlar daha çok yağdı, geceler ayazlara kesti, onu gözlerimizle hep aradık. Kışın şiddetini artırmasıyla onu bir daha göremez olmuştuk. Sorduğumuz zamanlar biz çocuklara büyükler, annesinin babasının yanına uçup gittiğini söylüyorlardı. Biz söylenenlere o yıllarda çocuk kalplerimizle inanıyor, seviniyor, leyleğin soğuklardan ve açlıktan üşüyüp ölmediğini, uçup giderek ailesine kavuştuğunu sanıyorduk.
***
Editör: Pınar Akyüz Atmaca













































