Gökyüzü yine maviydi, o 28 Şubat sabahı…
İnsanlar uyanmıştı yine erkenden; kimi işine hazırlanıyor kimi hafta sonu mahmurluğuyla tembelliğin tadına varıyor kimiyse bildiğimiz ritmiyle akan hayata bırakarak kendini, şükrediyordu umutla doğan yeni güne…
Birkaç saat sonra, o alışıldık düzenin acı acı öten siren sesleriyle darmadağın edileceğini kim bilebilirdi ki…
Sirenler…
Ah insanın içine işleyen, kalbini sıkıştıran o sesler…
Bir uyarıdan çok, bir gerçeğin çaresiz ilanı sanki:
“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Nerden bilebilir ki insan o an, hayat dediğimiz düzenin incecik bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu…
Ülkeye yağan füzelerin gümbürtüsü, o füzelerin sebep olduğu yangınların göğe yayılan kapkara, kesif dumanı…
Bir savaştı resmen şahit olduğumuz, işte o günün sabahı…
Savaşın ne olduğunu ben işte o gün anladım.
Savaş, sadece televizyondan izlenen bir film, bir görüntüden ibaret değilmiş.
Savaş, insanın kendi kalp atışını tam da kendi kulaklarında hissetmesiymiş.
Gökyüzünden gelen her uğultu, sadece bir füzenin sesi değil;
bir ihtimalin de sesiymiş.
“Ya buraya; üstüme düşerse?” sorusunun sesiymiş.
İnsan işte o an ne kadar küçük olduğunu fark ediyormuş.
Ne kadar savunmasız…
Ne kadar geçici…
O gün korkunun da bir sesinin olduğunu öğrendim ben.
Patlamaların yankısı…
Gökyüzünü yaran o uğultu…
Ve ardından gelen, tarif edilemeyen sessizlik…
İnsan o sessizlikte kendi kalp atışını duyuyormuş.
Sanki dünya durmuş da sadece sen kalmışsın gibi.
Ve aklından tek bir düşünce geçiyormuş:
“Bu, gerçekten de oluyor mu?”
Savaş başladığında hayat küçülürmüş oysa…
Dün önemli sandığın şeyler, bir anda yok olurmuş.
Toplantılar, planlar, gelecek hayalleri…
Hepsi boşmuş.
Hepsi anlamını yitirirmiş göz açıp kapayıncaya...
Geriye sadece iki şey kalırmış gerçekte:
Nefes almak…
Ve sevdiklerinin nefes aldığını bilmek.
İnsan o an anlıyormuş tam da:
Yaşamak, sandığımız kadar karmaşık değilmiş.
Her patlama, sadece bir sesi değil;
binlerce duyguyu beraberinde getirirmiş.
Korku…
Endişe…
Çaresizlik…
Ve en çok da bilinmezlik…
Çünkü neyin, ne zaman, nereye düşeceğini bilmiyorsun.
Hayatın kontrolü, bir anda ellerinden kayıp gidiyor.
Ve sadece bekliyorsun, çaresiz…
Öğrendiklerine yenileri ekleniyor, duraksız…
Mesela…
Savaşın en ağır tarafı, gördüklerin değilmiş.
Hissettiklerinmiş…
Bir annenin çocuğunu daha sıkı sarışı…
Bir babanın gözlerindeki sessiz endişe…
Telefonuna bakıp iyi bir haber bekleyen insanlar…
Kimse yüksek sesle konuşmaz işte o anlarda.
Çünkü herkes aynı korkuyu ağırlığınca taşır benliğinde…
Ve o korku, inanın ki kelimelerden daha ağırdır.
Savaşta insan hayatı basit rakamlara dönüşür.
Oysa o rakamların arkasında hiç konuşulmayan ömürler vardır.
Kahkahalar…
Hayaller…
Yarım kalmış nice cümleler…
İnsan o zaman sorar kendine:
Neden kıymeti kaybolunca anlaşılıyor?
En çok özlediğim şey ne biliyor musunuz?
Sıradanlık…
Sıkıcı bir gün…
Telaşsız bir akşam…
Sebepsiz bir kahkaha…
Meğer bunlar hayatın en büyük zenginliğiymiş.
Ama biz, bunu anlamak için sirenleri duymak zorunda kaldık.
O gün şunu öğrendim:
Hayat, düşündüğümüz kadar sağlam değilmiş.
İnce bir çizgiymiş…
Görünmeyen bir sınırmış…
Hepsi bu…
Ve biz her gün onun üzerinde yürüyoruz.
Gidip geliyoruz…
Fark etmeden…
Düşünecek vaktimiz bile olmadan.
Ta ki biri gelip o çizgiyi sarsana kadar.
Sirenler sustuğunda da hayat kaldığı yerden devam etmiyor.
Bir şeyler eksiliyor.
Belki güven…
Belki huzur…
Belki de içindeki o “her şey yolunda” hissi…
Ama en çok da insan değişiyor.
Ben de değiştim.
Artık her sabah gökyüzüne biraz daha dikkatle bakıyorum.
Sevdiklerime biraz daha uzun sarılıyorum.
Ve içimden geçen hiçbir şeyi ertelememeye çalışıyorum.
Çünkü biliyorum:
Hayat…
Bir siren sesi kadar yakın artık…
Kaybolmaya…
***
Musa Aşkın
Anlama Çabası
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -17 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Hakan Cucunel
Jean Teule – Dansa Davet
Nevin Bahtişen
Hayat Döngüsü
Ebru Bozcuk
Kadim Köklerimizin Tanrıçası Umay Ana
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /4
Hamiyet Su Kopartan
Türkçemizin İncelikleri (I)
Suna Türkmen Güngör
Çağları Aşan Gönül Yolcusu / Yunus Emre
Dilek Tuna Memişoğlu
Ah Srebrenitsa
Mehmet Şahan
Paylaşmak /3
Serhan Poyraz
Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil
Gevher Aktaş Demirkaya
Perde Arkasındaki Söz Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü
Hüseyin Uyar
Değerli Yalnızlık
Ahmet Furkan Demir
Enver Paşa
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar