DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Deniz İmre
Deniz İmre
Giriş Tarihi : 18-12-2025 16:41

Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola

İnsan olarak hayatın ne olduğunu anlamak, anlatmak veya tanımını yapmak için büyük metaforlar kurmayı çok severiz.

Ona “yol” deriz, “mücadele” deriz, hatta “serüven” kelimesini bile yakıştırırız ona.

Bu “anlamı” anlamaya çalışırken de elimizde kalan ve de sorulmak için sırasını bekleyen tüm soruların, her zaman cevaplardan daha ağır olduğu gerçeğiyle de yüzleşmek durumunda kalırız, acı bir şekilde.
Çokluk, hayatı “duygu patlamalarıyla dolu bir macera” olarak pazarlamayı da seviyoruz, aslına bakarsanız…

Filozoflarsa kendilerince bu soruya cevap verirken yaşamı tek bir tanıma sığdırmak yerine onu bir “hareket” olarak düşünmüşlerdir.

Schopenhauer ise bu fazlasıyla süslü ve janjanlı “romantik broşürü” buruşturup kenara atmıştır ve meseleyi anlamdan çok, “tekrar eden bir salınım” olarak görmüş ve neredeyse mekanik bir kesinlikle açıklamıştır kendince:
“Hayat, bir sarkaçtır. İki uç arasında çalışır. Bir uçta ıstırap, diğerinde can sıkıntısı. Arada kalıcı bir durak yoktur.”

Ona göre insan; arzunun, arzu etmenin doğurduğu ıstırapla arzunun doyumundan sonra gelen can sıkıntısı arasında durmaksızın savrulur.

Schopenhauer’in yaklaşımı teknik, ama basittir aslında...

İnsan, eksiklik hisseden bir varlıktır çünkü. Eksiklik, istemeyi üretir. 

İsteme varsa, gerilim vardır; gerilim varsa, acı kaçınılmazdır. 

Yani henüz sahip olmadığımız şeyler bizi ıstıraba iter. Bu, sistemin ilk yarısıdır.

İkinci yarısı ise daha sinsi çalışır: Arzu doyurulduğunda, gerilim düşer; ama bu kez de boşluk ortaya çıkar. Zihin, hedefini kaybettiği anda kendi üzerine çöker ve buna da “can sıkıntısı” deriz.

Duvardaki saatin sarkacı salınırken fark etmeyiz ya hani, çoğu zaman.

İşte Schopenhauer, hayatın tam da o saatin sarkacı gibi işlediğini söyler:
Istıraptan can sıkıntısına, can sıkıntısından da ıstıraba…
Bir sağa… 
Bir sola…

Aslında biraz durup bakınca, bu yaklaşıma itiraz etmek de zor.

Öyle ya, uzun süre istediğimiz bir şey için mücadele ederiz. Para, bir ilişki, bir ünvan, bir ev… O hedefe ulaşana kadar yaşadığımız stres, uykusuzluk ve yorgunluk apaçık bir ıstıraptır.

“Bir olsun, bak sonra her şey düzelecek.” deriz.

Sonra olur. 

Ama garip bir şekilde, hiçbir şey düzelmez.

Bir süre sonra yeni koltuğumuzda otururken, ya da yeni evimizin salonunda dolaşırken, hatta hayalini kurduğumuz tatildeyken içimizden memnuniyetsiz bir ses yükselir: “Ee, bu muydu?”

İşte… Sarkaç bu kez de can sıkıntısına doğru savrulmuştur.

Yeni alınan bir telefon, teknik olarak en parlak örneklerdendir mesela. İlk günler kurcalarız, ayarlarını değiştirir, kılıfını seçeriz. O dönem beyin dopaminle çalışır; çünkü ödül modundadır. Bir hafta sonra telefon hala aynıdır; ama biz artık ona eskisi gibi bakmayız. Sistem kapanmıştır, sarkaç artık öteki uca geçmiştir.

Bunu bir de en iyi pazar günleri anlatır, değil mi?
Haftanın geri kalanında “Bir pazar gelsin de dinleneyim.” diye sayarız günleri.

Pazar gelir. Sabah biraz geç kalkarız, ya da kahvaltı uzar.

Sonra? 

Saat akşama doğru dört buçuk-beş civarı olunca, açıklaması zor bir boşluk hissi çöker insanın içine. Ne yapacağını bilemezsin. Dizi mi açsan, dışarı mı çıksan, yarını mı düşünmesen… Can sıkıntısı; üstelik suçlulukla karışık.

Schopenhauer’in karamsarlığı tam da burada devreye girer. Ona göre insan, arzularının kölesidir. Arzu varken ıstırabın kucağındadır, acı çeker; ama arzu yokken ise sıkılır. Yani sarkacın durduğu bir an yoktur. Sağdayken soldan, soldayken de sağdan şikayet eder insan...

Schopenhauer burada psikolojiden önce davranır. Bugün “Hedonik Uyum” dediğimiz şeyi, 19. yüzyılda sezgisel bir modelle açıklar. Hedonik Uyum, olumlu yahut olumsuz olaylar karşısında tepki olarak yükselen ya da azalan mutluluk düzeyinin yeniden bu olaylardan önceki haline dönmesi eğilimidir. 
İnsan, koşullara hızla alışır. Acıya da konfora da... Bu yüzden uzun süreli mutluluk, yapısal olarak imkansızdır. Mutluluk ancak geçiş anlarında; ıstırapla sıkıntı arasındaki orta bölge civarında, yani sarkacın hızlandığı kısa zamanlarda hissedilir.

Ama belki de mesele sarkacı durdurmak değil de onun salındığını kabul etmektir.

Hayatın her anının coşkulu, anlamlı ve tatmin edici olması gerektiği fikri, ancak modern zamanların en büyük yanılgılarından biri olabilir.

Çünkü sıkılmak da hayattan bir andır. 

Bazen acı çekmek, büyümenin kaçınılmaz bedelidir.
Mesela bir kahve kuyruğunda beklerken sıkıldığımızda, belki de o anın bize hiçbir şey vaat etmemesi de bir lükstür. Bir hedef için yorulduğumuzda, o yorgunluk bize hala hayatta olduğumuzu hatırlatır.

Buradan çıkan sonuç, karamsar gibi durur; ama aslında açıklayıcıdır. Sorun, hayatın “yeterince güzel” olmaması değildir. Sorun, ondan sürekli bir haz performansı beklememizdir.

Bence yapılabilecek en rasyonel şey, -her ne kadar Schopenhauer kesin çözümü “isteklerin sıfırlanması” olarak işaret etse de- sarkacı durdurmaya çalışmak değil, salınımın farkına varmak ve onu yönetmektir.
Istırap dönemlerinde bunun geçici olduğunu bilmek, can sıkıntısı dönemlerinde ise yeni bir arzu icat etmek… Sanat, okuma, düşünme ve üretme tam da bu noktada devreye girer: Sarkaçtan kaçmak için değil, onun hızını ayarlamak için.

Özetle hayat, Schopenhauer’in dediği gibi, iki uç arasında gidip gelir. Ama teknik olarak bakıldığında mesele şu soruda düğümlenir:

Sarkacı lanetleyenlerden mi olacağız, yoksa onun fiziğini anlayanlardan mı?

Çünkü hep hatırda tutulmalıdır ki sarkaç her zaman geri gelir. Ve biz, farkına varsak da varmasak da onun ritmiyle yaşamayı öğreniriz. Önemli olan ise, o sarkacın tam ortasındaki küçük mutluluk anlarını yakalayıp, mutlu olma şansını mümkün olduğu kadar yükseltmek olmalıdır, diye düşünüyorum.

***

NELER SÖYLENDİ?
@
Advert
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA