DENEME
Giriş Tarihi : 07-09-2026 17:04

Küreğin Sesi / Sebahattin Polat

Sebahattin Polat -KÜREĞİN SESİ

Küreğin Sesi / Sebahattin Polat

KÜREĞİN SESİ

Toprağımızı eşeledikçe kendimizle yeniden karşılaşır, her katmanda yeni bir yüzümüzle tanışırız. Kürek vurulmadan ruhun sırlı saklısına ulaşamayız.

Düşündüğümüzden çok daha derinde bir hayat taşıyoruz.

Bilinç, kendisini çoğu kez şimdiki zamanın sınırları içinde algılar; oysa insanın içinde geçmişten kalan nice iz, anı ve duygu kendi zamanını yaşamaya devam eder. Ruh, bütün bunların katman katman biriktiği derin bir kazı alanıdır.

Unuttuğumuzu sandığımız ne varsa toprağın altında kendi zamanını bekliyor; korkularımız, yarım kalmış cümlelerimiz ve yaşanmamış bir hayatın izleri.

İçimde uzun zamandır dolaşan o huzursuzluk, meğer toprağın altında kalmış bütün bunların sesiymiş. Bazı sorular cevap beklemiyordu artık, kazılmayı bekliyordu.

İçimi kemiren o merakla kazıyı başlatmak kaçınılmaz bir hal almıştı.

Kürek ele alındı. İlk darbenin sesi bütün hışmıyla yankılanmaya başladı bile.

Önce toz kalktı. 

Yılların tozu... 

Başkalarının elleriyle ördüğü duvarların kireci genzi yaktı.

İlk bulunanlar bu ruha ait değildi. Ailemizden devralınan o ağır ön kabuller, gözlerimize dikilen yargılayıcı yabancı bakışlar ve kapı aralarından sızan "El âlem ne der?" fısıltılarıydı onlar.
Kader denilen şey, çoğu zaman başkalarına biçilen o elbiseyle yaşamaya mecbur bırakılmaktı. Kendi sesi sanılan o yankı, çocukluktan beri odanın duvarlarına çarpıp dönen başkasının sesiydi.

Küreği biraz daha derine vurunca toprak önce direndi, ardından çatladı.

Önce hırpalanmış bir çocukluk: Yarım kalmış heveslerin, sırf birileri onaylasın diye vazgeçilmiş düşlerin tortusu.

Hemen yanında çatlamış eski bir ayna. Yıllarca eğilip içine baktığım ama kendimi hiç göremediğim o ayna.

İşte arkeolojinin ilk acısı: Kazdıkça anlaşıldı ki bu gövdede kendimden çok başkaları yaşamış.
Sonra kazının yönü değişti. Kazdıkça kendimden uzaklaşmadığımı, kendi derinliğime indikçe insana yaklaştığımı fark ettim.

O karanlıkta titreyen korku, başka bir kıtada bir çocuğun uykusunu da bölüyormuş. O yalnızlık bin yıl önce bir adamın şarabına acı katmış; o utanç milyonlarca insanın boynunu aynı şekilde bükmüş.

Meğer en mahrem sanılan yara, insanlığın ortak dilinde yazılmış.

Bir yerden sonra kazdığım toprağın kime ait olduğunu ayırt edemez oldum. Burası artık yalnızca benim harabem değildi.

Bir şehir uyanıyordu.

Bir köşede ustalar ter içinde yeni bir köprü kuruyor; geçmişle gelecek barışsın diye. Bir sokakta yaşlı bir kadın, bin yıllık bir taşı sabırla siliyor; üzerindeki yara yeniden okunsun diye.
Çocuklar, devrilmiş sütunların arasında saklambaç oynuyor. Unuttuğum neşeler geri dönüyor sanki. Ölümle hayat aynı kaldırımlarda yan yana yürüyordu bu tozlu mecrada.

Bir şehir bu; tamamlanmış bir heykel, bitmiş bir kitap değil. Üzerinde hâlâ yaşam akan canlı bir şehir.

Binlerce yıllık temellerin üzerinde her sabah yeni bir sokak açılıyor. Eski surlar yıkılıyor ama taşlar atılmıyor; aynı taşlardan yeni evler kuruluyor.
Hiçbir yara tamamen silinmiyor ama bazı yaralar zamanla pencereye dönüyor. Ve o pencerelerden içeri daha fazla ışık giriyor artık.

Ruh; her gün kazılan, her gün inşa edilen, her sabah biraz daha çöken ve her akşam biraz daha yükselen bir şehir.

Hakikat, toprağın en altında saklı bir cevap değil, eldeki küreğin sesinde açığa çıkan gerçek. Toprağa her vuruşta çıkan o tok ses: "Kimim ben?" diye sormayan, "Kim olmaya devam ediyorum?" diye fısıldayan o inatçı ses.

Zira kendini keşfetmek, kaybolmuş bir hazineyi bulmak değil; kazılan her katmanda bir "ben"in öldüğünü, yeni bir "ben"in doğduğunu fark etmektir.

Ve kazı devam ediyor. Çünkü en güzel şehirler, hâlâ inşa hâlinde olanlardır.

***


Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi