İnsan olarak var olduğumuz günden bu yana tüketmenin tanımını yeniden yazıyoruz. Önce doğayı anlamaya çalıştık; sonra onu dönüştürmeye, ardından da fethetmeye kalktık. Elimize geçen her şeyi kullanmakla kalmadık, bir daha kullanılmaz hâle getirene kadar tükettik. Zamanı, sevgiyi, doğayı, maddi manevi tüm değerleri… Her biri insanın tüketim çarkında öğütülen parçalar hâline geldi.
Zaman mesela; eskiden "anı yaşamak" diye bir şey vardı. Güneşin doğuşunu izlerken huzur bulur, bir dost sohbetine zaman ayırırdık. Şimdi ise saniyelerle yarışıyoruz. Her dakikanın hesabı yapılır oldu. “Boşa harcanan zaman” bir suç sayılıyor artık. Oysa zaman, insanın tüketmemesi gereken en kıymetli hazinesiydi. Şimdi ise dijital ekranlar arasında sıkışıp kalan vakit algısıyla yaşıyoruz. Zamanın ruhunu değil, sadece takvimini tüketiyoruz, ne yazık ki ruhundan bihaber olduk.
Gelelim sevgiye; bir zamanlar uğruna dağlar delinen, mektuplara sığmayan, özlemin en saf hâliyle yaşandığı sevgi, şimdilerde bir tıkla başlıyor, bir tıkla bitiyor. Sabır, emek ve sadakat gibi kavramlar rafa kalktı. Sevgi de tüketimin parçası oldu. Hızlı tüketilen ilişkiler, geçici mutluluklar ve ardından gelen boşluk hissi… İnsanlar, sevgiyi sadece alma arzusu üzerinden tanımlarken, verme eylemini unuttu malesef. Oysa gerçek sevgi, tüketilmezdi; çoğalırdı, büyürdü...
Ve her şey maddeselleşti, dünyada tüketim toplumu olmak artık bir kavram değil, bir yaşam biçimi hâline geldi. Çok yazık... Sahip olmak, var olmanın önüne geçti. Artık ihtiyaçlarımız değil, arzularımız yön veriyor hayatımıza. Bir şeyin sahibi olmak değil, ona sahip olduğumuzu başkalarına göstermek önemli hâle geldi. Kullan-at kültürü sadece nesnelerle sınırlı kalmadı; insanlar da birbirini böyle yaşamaya başladı. Ne yazık ki birbirimizi de kullanıp atıyoruz, dağılan parçaları, kanayan yaraları önemsemeden.
Tüketmenin sınırı yok ama tüketilenlerin tükenme sınırı var. Doğa bu yükü daha ne kadar taşır bilinmez. Sevgi ne kadar daha kirletilir, zaman ne kadar daha hoyratça harcanır, bilinmez. Fakat kesin olan bir şey varsa, o da insanın tüketen değil, tükenen taraf olduğunu fark edemeyişimizdir.
Belki bir gün, sahip olduklarımızı değil, olduklarımızı yüceltmeyi öğreniriz. Belki bir gün, zamanı yaşar, sevgiyi hisseder, eşyaları değil insanları önemseriz. İşte o zaman, tüketmenin yerine üretmeyi; sahip olmanın yerine paylaşmayı koyabiliriz.
Ama üzülerek diyebilirim ki o güne kadar insan, her şeyi tüketen bir yaratık olmaya devam edecek…
Hakan Cucunel
Şubat
Ebru Bozcuk
Lilith Efsanesi
Yusuf Sarıkaya
Kün Fe Yekûn (Ol! Der ve Oluverir)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı /6 -Gölge Güçlerin Yükselişi
Gevher Aktaş Demirkaya
Ekmeğin Tarihteki Yeri
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Deniz İmre
Bukowski Haklıydı: Özgürlük Dediğin Şey Bazen Yalnızlıktır
Musa Aşkın
Eğer
Sedat İlhan
Yapay Zekâm /2
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Gönle Hüzün Düştü
Serhan Poyraz
1933 Berbat Bir Yıldı / John Fante
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Dilek Tuna Memişoğlu
Canım Çocuklar
Mehmet Şahan
Başak ve Saman
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar