"Bir annenin yüreği geceyi emziren kandildir: fitilini uykusuzluktan, alevini bekleyişten alır. Bir babanın omzuysa sessizliğin çöktüğü taşsız bir mezara benzer, üstünde ne ad vardır ne dua."
Bir çocuk büyütürken zaman bile eğiliyor insanın önünde. Yastık altına saklanan korkular, gecikmiş uykular, bölük pörçük sevinçler... Bir avuç sıcak nefese bütün hayatını sığdırıyorsun. Ama bazen bütün bu emeklerin karşılığı, sadece ağır bir sessizlik oluyor.
Ne bir telefon çalar ne de bir kapı… Sen, kendi doğurduğun hayatın kıyısında unutulmuş bir ayrıntısın yıllar sonra...
Zamanın göz bebeklerinden bakarken anne baba olarak; bir duvar inşa ederiz sevgiyle. Sadece biz süreriz o duvarın sıvasını çoğu zaman. Evlat büyür, çıkar o duvardan, gider arkasına bile bakmadan. Göz kapaklarında taş gibi ağırlaşan bir bekleyiş kalır geride.
Her zil sesi, belki odur. Her rüzgârda duyulan kapı sesi bir ihtimali fısıldar; belki bu kez hatırlamıştır diye...
Çoğu zaman o belkiler, koca bir suskunlukla çoğalır.
Aile olmak, dünyaya getirmek değil; dünyasında kalmaktır. Aile dediğin, sadece kan bağı ile değil; birbirinin iç sesini duymak, hissetmektir. Anne olmak, bir çocuğun kirpiklerine dualar dikmektir gece yarıları. Baba olmak, omzunda yük değil, gölgesinde huzur taşımaktır. Ama zaman çağlayarak akıp gittikçe, o gölgeyi fark etmeyen çocuklar olur.
Çünkü zaman, evlatları büyütür fakat bazen duygusal olgunluğu öğretemez. Başlar sonra gölgesi uzun ihmaller...
Kalpte yer bulan sessiz direnişler, gün geçtikçe karanlığa gömer, buz gibi...
Değersizlik,
Terk edilmişlik,
Görülmeme hissi…
Çınlatır kulaklarda yalnızlığın korosunu...
Bu durumda anne kendini sorgulamaya başlar: “Ben nerede hata yaptım?” Baba susar ama gözleriyle konuşur: “Ben bu evi kurarken nelerden vazgeçtim ne zorlukları omuzladım, ne imkansızlıklara göğüs gerdim. O şimdi neden hiç dönmüyor?”
Sonra hiç fark etmeden bir mezarlık sessizliğine bürünür. Yaşarken gömülmek böyle bir şey olmalı: Hayatta kalıp, unutulmak.
Evlat ilgisizliği bir ruh boşluğu yaratır içimizde. Bir zamanlar avuç içinde tuttuğumuz o minik parmaklar, şimdi o avuçların sesini bile duymuyor.
Çayı üç kişilik demlersin bir sabah. İkisi sıcak, diğeri soğuk kalır. Çünkü senin değil artık o bardak, ayrılmış gelmeyene, sessiz bir anıt sanki. Ruhun, eksik parçasını arıyordur onda...
Aslında sadece birinin annesi ya da babası değiliz. Evladın ilgisiyle ölçmemeli aslında varoluşu. Kendimizi hatırlamalıyız önce. Ayrı bir insanız, ayrı yaşamımız, ayrı isteklerimiz, ayrı taleplerimiz var.
İhmal edilmemeli kişisel istekler. Küskünlük bastırıldığında, insan kendi içindeki sese yabancılaşıyor çünkü. Yazmak, konuşmak, bir dostun gözünde kendimizi bulmak, az da olsa iyileştirir çoğu zaman.
Bazen çocuklar, bize ne yaptıklarını fark etmezler bile. Evladımızla açıkça ama kırmadan konuşmamız, onlarda farkındalık oluşturur belki.
Kendimize yeni bir hayat akışı belirlemek de işe yarar çözümlerden biri olabilir. Yazmak, bir kursa katılmak, yürüyüşe çıkmak, hoşlandığımız sosyal ortamlarda bulunmak, kitap okumak... Bunlar belki küçük ama kalbi büyüten, ruhu besleyen adımlardır.
Peki anne ve babalar hak ediyor mu bu sessizliği?
Elbette hayır. Onca emeğinin karşılığında ilgisizlikle, yok sayılmayla sınanmamalı hiçbir anne, baba. Ne yazık ki hayat, sadece hak edilenlerle işlemiyor. Bize düşen, bu boşluğu vicdanımızla doldurmadan, hayata küsmeden ayakta kalmak.
Unutmayalım ki sevgi geri dönmeyebilir. Biz yine de sevgiyle kalalım. Gerçek değer, belki bir evlat tarafından görülmese de bir gün vicdanın aynasında mutlaka görünür çünkü.
Sevgili evlatlara bir küçük fısıltı:
Sen hâlâ aramıyor musun? Ama annen, baban hâlâ kapıya bakıyor. Baban sustuğu cümleyi bir gün sen tamamlarsın diye diliyle değil, kalbiyle konuşuyor hep.
"Bir sesini duysam yeter," diyorlar. O kadar. Ne para ne hediye ne övgü... Sadece bir ses…
Çünkü sevgi; konuşulmadığında unutulur ama arandığında hayata döner.
Bir gün sen de yaşlanacaksın. O zaman anlayacaksın: Ses vermeyenler unutulur. Ama seni her gün hatırlayanların sessizliği, hayat boyu kulaklarında çınlayacak.
Geciktirme kelimelerini.
Vakit varken sarıl. Vakit varken hatırla. Yoksa; bir gün sadece toprağa dikili bir taş konuşacak seninle. Bil ki o taş cevap veremez...
Unutulmayanlardan olmanız dileğimle, hep sevgiyle...
***
- Yazıyı Sesli Dinlemek İçin Görsele Tıklayın
Ebru Bozcuk
Mutlu musun
Mehmet Şahan
Em Olmak Lazım
Sedat İlhan
Çözümsüzlük /5
Musa Aşkın
Usulca Sessizlik
Yusuf Sarıkaya
Bizim Kuşak /8
Serhan Poyraz
Shakespeare ve Hamlet / Mina Urgan
Dilek Tuna Memişoğlu
Yeni Yıla Girerken
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Gevher Aktaş Demirkaya
Kızılca Gün - 27 Aralık 1919 Cumhuriyete Giden Yolun Dönüm Noktası
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Nevin Bahtişen
Hayatımdan Notlar
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Sami Çelik
Gece ve Sis
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Suna Türkmen Güngör
Ruhun Terazisi
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Ayfer Güney
Dur
Hamiyet Su Kopartan
Meşguliyet
Turan Demirci
Yapılmayacaklar Listesi
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Hakan Cucunel
Türk Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Demet Mannaş Kervan
Sözde Hayvanseverin Eseri: Sokak Köpeği
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar