Dünyadaki yaşama iştahının tamamına sahiptik. Sonsuzdu isteme gücümüz. Bir insanın sahip olabileceği gücün kat kat fazlasına sahip olduğumuza inanıyorduk. Kanımız neredeyse köpürüyordu damarlarımızda coşarken. Kırgınlıklarımız, bir an gibi kısaydı.
Bir soluk yetiyordu yeniden başlamak için. Bir uyuyup uyansak yeniden kuruyorduk dünyayı. Bir telaşla yürüyor ve telaşla uyanıyorduk. Oluşa ve kadere yetecek kadar gücümüz vardı da kendimize geçmiyordu sözümüz. Aklımız geçmişle dopdolu değildi. Dinlemek gibi basit bir eylemi bile –basit değilmiş yıllar sonra öğrendik- hakkıyla yapamadık. Ne kendimizi ne de karşımızdakini dinledik. Gençmişiz.
Kimseye benzemediğimiz inancındaydık. Kalıtımsal tekrarlardan oluştuğumuzu kabul etmiyorduk. Hayallerimizi kurmaya az gelen zamanımız, fazla fazla yetti onları kırmaya. Bir bir kırdık her birini. Üstelik yalnız kendi hayallerimizi değil, başkalarının hayallerini de kırdık.
Ellerimizde ince kesikler ve kan. Yürüdük zamanın içinde, gençliğimizden sıyrılarak ve ellerimize bakıp kanımızı tadarak. Belki bir zaman bakmışızdır da semaya ağlayarak.* Unuttuk. Zaman, çok ve çabuk geçti.
Bir kabuğun altında olgunlaşan, uykusuz bir yara olduk birbirimize. İyileşeceğini biliyoruz. Yazgısı bu. Ama iz. Hep iz. Bir iz. Bir çenenin altında, öperken fark edilen. Kimsenin bilmediği; öpenden başka. Kan ve yara ve iz. Azalan bir gençliğin izinde, bedenimiz ve biz.
Sızıları ve korkutan kokusu ile kan. Bir kere doğmuş bulunduk. Sancılarla doğduk ve doyduk da şüphe ağrılarına. Ne bir hediye ne de ceza. Sebepsiz. Ya da böyle zannettik. Zannettiklerimize iman etmiştik. Büyük yorgunluğumuzun sebebi buydu. Büyük mutsuzluğumuzun sebebi buydu. Umudun yavaş öldüren iki yüzlü huzurunu çok geç keşfettik.
Bedelini ödemeden –bir bedeli var mıydı?- ama acı da vererek var olmuş bulunduk ve aldık tadını var olmanın. Bir kadına bir kordonla bağlıydık ıslak ve karanlık bir evrende. Bir dünyaya bağımlıyız hâlâ ve yine kadınlarla. Vazgeçmek için delirmemiz gerekiyor. Delirmek bir hediye. Bunu bile kendi başımıza yapamıyoruz.
Birileri gelsin, bizi delirtsin diye bekliyoruz. Kimse gelmiyor, kimse gerçekten sevmiyor bir başkasını. Herkes aslında kendini seviyor. Herkes yalnızca kendini dinliyor. Bunu da biliyoruz işin kötüsü ama yine de bir anlatmak arzusu ile yanıyoruz yaşadıkça. Bir gün toz zerrelerine dönüşeceğimizden delice korkuyoruz. Kimse delirmiyor, kimse vazgeçmiyor. Bu hediye, kimseye layık görülmüyor.
Hayal gücümüzün bir gün hatırlamayı yaratmaya tercih edeceğine inanmazdık. Beklemek, kavuşmaktan daha lezzetli ve daha uzun ömürlüymüş. Hatırlamak, tekrar tekrar anlatmak yaratmaktan daha kolaymış.
Şimdilerde, okyanusun ötesinden Afrika’yı hizalayan bir zencinin gözleriyle bakıyoruz yaşamaya ve geçen zamana; hızlanan ve azalan zamana. Anılardan da paslı bir çift pranga dolanmış ayak bileklerimize. Uyuyor. Demiri ve doğasını; pası ve tuzu; ölümü ve ölümcül günahları anlar gibi oluyoruz ama zaman yok buna, içten içe biliyoruz. Ömür kısa, akıl yavaş, akıl yük, akıl lanet. En anlaşılmaz gücümüz ve en taşınmaz yükümüz akıl.*
Zaman yok yeni düşler kurmaya, zaman yok âşık olmalara, bilmediğimiz kentlere yolculuklar yapmaya... İnsanlara yeniden inanmaya zaman yok. Bir kere inanmanın acısı bir ömür sürerken zaman olsaydı da inanmazdık zaten. Hiç de olmayacak. Bundan kanıyor suskunluğumuz. Kanın tadını çocukken de bilirdik, yine biliyoruz. Yaraları soymanın şehvetini de biliriz çocukluktan. Bütün yaralarımız içimizde. *Onları kimseye göstermiyoruz. O kadar cesur olmanın düş kanatan acısını öğretti bize zaman. -Öğrenmesek daha mı iyiydi?- Düş zamanlarında soyuyoruz kabuklarını. Kimseye söylemiyoruz. Hiç bir zaman o kadar dürüst olmadık. Korkaktık ve korkak kaldık. Şairlerin tersine.
İnsanla durdukça insanlaşıyor her şey. Belki de tam tersi. Biz maddeleşiyoruz. Toprak gibi arzulu, demir gibi suskun, onun gibi duyarsız. İnsanlaşıyor belki metaller bile. Yoruluyorlar bizim gibi. Rüya görüyorlar. Düşlerinde bir gençlik görüyorlar zamansız biten, öpüp alından giden. Pas eskiyor, anılar eskiyor da verdiği keder, gencecik duruyor aklımızda. Duruyor akıllarımızda o gizli yara izleri. Artık kapanmış ama hiç iyileşmeyen yara izleri.
Bilge olduklarından emin olduğumuz dostlarımız oldu. Yakınlarında durmak, varlıklarını bilmek bile mutlu ederdi bizi. Ne kolaydı mutlu olmak. Gün geldi, bencilliklerine, cahilliklerine şaşırdık. Ne kadar da zayıflardı, ne kadar yalnızlardı. Yalanlarından çok. Sevgilerinden korktuğumuz ve sevgimizle korkuttuğumuz kadınlar oldu. Gittikçe artmadı mı yalnızlığımız?* Aşk, bilgiyi öğretiyor muydu yoksa öğütüyor muydu? Neden hiç bitmiyordu şüphelerimiz. Şüpheyi bitiren olmuş muydu dünyada? Şairler doğru söylemiyor muydu? Yeni zaman dervişleri, yeni zaman peygamberleri. Peygamber, derviş ve şair ve gerçeği sezmenin sara nöbetleri. Dirildikçe ölen akıl, yeni çağların yalan dinleri... Okunmayan ve unutulan ya da hep yanlış anlatılan vahiy...
Yalnızca Tanrılar bilir belki, öleceğini bilerek bir aklı, şimdiki zamanda gezdirmenin acısını. Yalnızca Tanrılar bilir şimdiki zamanın ele geçmezliğini. Biz bilsek de benimsemiyoruz. Aklımızı gezdiriyoruz. Götürüyoruz her yere. Gelecekten daha büyük bir gizem değil mi geçmiş? Hatırladıklarımızın ne kadarı doğru? Anılarımızın ne kadarını kestik ve onlara neleri ekledik?
Sözcükler vardı bir de. Zamanları onlarla anlatırdık. İşlerini yapan sözcükler. İnandıran, kandıran sözcükler. Yara açan ve sağaltan sözcükler vardı. Adsız ve tanımsız ve dopdolu, kabukları gergin meyveleri akıl ağacının. İnandık ve inandırdık. Kandık ve kandırdık sözcüklerle. Yaraladık ve sağalttık. Ve unuttuk. Sevip hayran olduklarımıza ne zaman tapmaya başladığımızı unuttuk.
Yaş almak diyenler de var yaşlanmaya. Şair kısmıdır erken tüketir yıllarını... Yaşından fazlasını yaşar, vakitlice ölür. Hazin mahluktur şair. Bazen narçiçeklerinin camsı kırmızılığından keder duyar, bazen ölü yaprakların mat, pas renginden yepyeni aşklar kurar.* Kurdular da. Yalnızca onlar. Biz, bir hüzün rüzgarında bakarak bir nehrin yüz bin yıllık akışına; eskidik. Şairler yaşadı ve öldüler. Doldular bu dünyaya, doldular bu dünyayla, sığdılar bu dünyaya.
Biz mi? Bizler seçkin kimseler değildik. Bağışlanmayı bile dilemedik.*
***
Yusuf Sarıkaya
Ailem Benim
Musa Aşkın
Kadın Işığı
Sedat İlhan
En Zor Öğrendiğimiz
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Dilek Tuna Memişoğlu
Bir Kadın Öldü Yine ve Dünya Sustu
Hamiyet Su Kopartan
Kâbe'de Hacılar
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Hakan Cucunel
Mensur Şiir ya da Şairlere Güzelleme
Mehmet Şahan
Özgürlük Anlayışı
Ebru Bozcuk
Hüznün Başkenti Hatay
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Kana Kana
Suna Türkmen Güngör
Detayda Kaybolmak
Serhan Poyraz
Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Gevher Aktaş Demirkaya
Kağnı Komutanlığı Ağacı Destana Çeviren Kağnılar
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Deniz İmre
Schopenhauer’in Sarkacında: Bir Sağa Bir Sola
Hüseyin Uyar
Yeni Çağda Dostluk Paradoksu
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Hayatın Matematiğini Öğrenmek
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Mine Çağlıyan
Özgürlük
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar