Güneşin ışıkları fecri kızıllaştırdığında şehir; koynunda uyuduğu Yamanlar’a dönerek yüzünü, kımıldanır. Timur’dan beri güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeden var olmak için İzmir olmak gerekir şehirlerarasında.
Işıklar inceden Kadifekale’nin yaşlı kesme taşlarına uzandığında şehir, orta yaşlarına; Orta çağ kadar çok zamanı olan bir kadının kendine özel güveni ve iç rahatlığıyla uzun ve düz saçlarını Bornova’nın yukarı mahallelerine salar. Düzgün ve beyaz ayaklarını körfez boyunca “Altın Yol”a uzatır.
Yamanlar, aşkından sarhoş kızını; gövdesini geri çekerek şımartır, güneş dağın yamaçlarına uzanmıştır. İzmir, sakince uyanır. Her şehrin uyanışı başkadır. Bornova’dan kente bakan tır ve otobüs şoförleri, yüzyıllardır bakıp da hayran olan kendilerinden öncekiler gibi gülümserler. Şehir, güzelliğiyle gülümsetir. Şehir, güzeldir. Umut verir, olanları çoğaltır.
Yüzyıllardır, Ermeni, Rum, Yahudi ve mekânın asıl sahibi Türkler; hep aynı hayranlıkla izlerler körfezin ince ve genç kızını. Camiler, Havralar, Kiliseler bulundukları şehirden gururlu; bekleyip gönenirler.
Kemeraltı’ndan kepenk; sanayiden çekiç sesleri belirir. Boyozcular tepsilerini düzeltip önlüklerini kuşanırlar. Balçova, selam verir Karşıyaka’ya. Semt otobüsleri; önceki günün yorgunluğunu atmış babalar gibi, güçlü homurtulu motorlarının seslerini yoklarlar ve dağılırlar İzmir’in dar ve uzak mahallelerine. Vapurlar geceden beri oynaşıp duran denizin içinde; denizi özleyerek yanaşırlar iskelelere.
Karabataklar, çatı kenarlarından, yüksek duvarlardan denize doğru uçarlar. Martılar, uzun ve heybetli kanatlarını deneyip Karşıyaka’ya uzanırlar. Vapurlar, körfezin sularını köpürterek ama denizi incitmemeye çalışarak Konak’tan Karşıyaka’ya doğru giderler.
Timur’un altı yüz yıllık armağanı, ağır ağır doğrulur. Sokak lambaları söner. İzmir, gözlerini ovar. Basmane’de Gar, Alsancak’ta liman, Konak’ta Saat Kulesi, seyre başlarlar on yıllardır yaptıkları gibi insanların çok önem verdikleri gündelik telaşlarına. İzmir’de sabah başlar. Güneşin ışıkları Fevzipaşa’ya ancak öğlen saatinde ulaşır. Kavaflar’dan Tepecik’e kadar konfeksiyon ürünleri taşıyan ayakçılar, tahmis önlerinde çay, kahve almayı bekleyen ocakçılar hep aynı telaşın içindedir.
Körfez’den hafif ama üşüten bir esinti, okullarına giden öğrencileri ürpertir. Çınarlar, zamanı biriktirdikleri yumrulu ve heybetli gövdeleri ve tüylü yapraklarıyla belli belirsiz kımıldanırlar. Seyyar satıcılar sokaklara dağılırlar. İş hanlarını ilk açanlar, çay ocakları işletenlerdir. Ocakçılar, kepenkleri gürültüyle açarlar. Yedeklerin altı yakılır, çay paketleri, kesme şekerler, kovalara aktarılır, diyafonların fişleri takılır.
Esnaf, ilk çayını alıp masalara kurulur. Sayacıların, kunduracıların gösterişli kasetçalarlarından Müslüm Baba’nın sesi işhanlarını doldurur. Kimileri Bergen’ci, kimileri Kibariye’ci olur düz makinecilerin. Ütücüler, Orhan’cıdır. Bunlar âşıktır. Karşılıksız sevenler Ferdi Baba’yı dinlerler.
Matbaacılar, yaşlı kalırlar. Tipo baskı makinelerinin ritmik sesleri arasında sanat müziği dinlerler. Yaşar Özel, Serap Mutlu Akbulut, Muazzez Abacı sesleri gelir o gürültülerin arasından. Birazdan başlayacak olan hayat, akşam karanlığına kadar devam edecektir.
“Haşlama Su” satılan kaç şehir vardır bu dünyada? En iyisini Osman Amca yapardı. Basmane’den yola çıkar, Fevzipaşa’yı geçer, Konak’tan Kemeraltı’na dönüp Havra sokağında bir çay içer, evine giderdi.
“Sübye”nin adını duyan yoktur. Bunu en iyi üniversiteye İzmir’e gelenler bilir. Şaşırarak tekrar ettirirler bu sözcüğü ilk duyanlar. Kavun çekirdeğinin dönüştüğü bu lezzet, Mümtaz Amca ile bilinirdi. Cam bardakta satılırdı sübye. Mümtaz Amca, İkiçeşmelik’ten Kestelli’ye uzanır; hepsi kırk elli bardak olan sübyesini satarken takım elbise ve rugan ayakkabı giyer, her gün sinek kaydı tıraş olurdu.
Bisiklet selesinde iki boru anahtarı ile “Çeşmeci, Tamirci!” diye bağırıldığını ve bununla ekmek parası kazanıldığını; “Kumru”nun nazlı bir kuştan başka şehre özel bir atıştırmalık olduğunu, sokak aralarında “Turşu” satıldığını, bahar habercisi “Çiğdem”in kuru yemiş olduğunu ve dünyanın en güzel kahvaltısının “Boyoz” ve haşlanmış yumurtayla yapıldığını, simit değil “Gevrek”in peynirle yendiğini, “Söğüş” adında bir yiyeceğin akıllara zarar lezzetini, Hisarönü “Şambali”sini bir İzmir, bir de İzmirliler bilir.
Üçüncü Beyler sokağının seksen yaşındaki çaycısı Makbule Anne’yi o yıllarda yaşayanlardan başka kim bilir? Elinde askı, belinde önlük, ceplerinde markalar ile ölene kadar çalışan, özel hayatını hiç kimsenin bilmediği Makbule Anne, dünyanın en yaşlı ve en şefkatli garsonu ve onu çalıştıran İsmail Baba, dünyanın en yakışıklı çaycısıydı. İsmail Baba, kamburdu ama 3. Beyler Sokağının en çok sözü geçen adamıydı. Sözü, yasa hükmündeydi. Kendisine gösterilen saygıyı, Sayın Vali’nin kıskandığı söylenirdi.
Timur’dan beri delileri de vardı İzmir’in. Amerikan Başbakanı dâhil herkesle 1 tl karşılığında hayali telefon görüşmeleri yapan Deli Hakkı; öğleden sonra üç gibi motorlu zannettiği el arabası ile gelir, bir selam indirir, arabasını park ederdi. Şanzımanında arıza vardı arabasının. Üçüncü vites sekmanın değişmesi gerektiğini söylerdi ama Hayri denen dallama, yağ değiştirip salıyordu Hakkı Ağabeyimizi.
Aslında avukat olduğu söylenen ve aslı, asla öğrenilemeyen Hakkı Ağabeyimiz; Berber Hasan’dan sandviç yer, Möbleci Ufuk Ağabey’den gazozunu içer ve mesaiye başlardı. Onun karnını doyurma görevi İsmail Baba tarafından verilmişti kendilerine. Bu kararın itirazı olmazdı.
Verin 1 tl, dünyanın öbür ucundaki önemli adamları arar; isteyip de söyleyemediğiniz ne varsa hepsini çekinmeden söylerdi. O zamanlar en çok Özal aratılır ve zamlardan şikâyet edilirdi. Deli Hakkı’nın bütün cümleleri seçili olup kendisi en yaman orta oyuncularından daha başarılı bir mukallitti. Başta Özal olmak üzere, Erdal İnönü ve Süleyman Demirel’in taklidini, asıllarını aratmayacak kadar iyi yapardı.
Konuşmanın en güzel ve en heyecanlı yerinde jeton biterdi; etrafını saran esnaftan acil 1 tl daha alır konuşmasını tamamlardı. Bütün bu konuşmalar telefon ahizesi ile değil bir duş başlığı ile anlatılmayacak bir ciddiyet ve inanmışlıkla yapılırdı. Sonra Hakkı görüşmeyi bitirir, gerçekte motorsuz, hayalde motorlu olan aracını çalıştırır Tibaş İş Hanı’na yönelirdi. Sonra yavaşça akşam olur dükkânlar temizlenir bir sonraki günün hazırlığı görülür ve otobüs duraklarına doğru akarken insanlar; Timur’un güzel kızı, sevdiğinin koynuna, Yamanlar’a uzanır ve körfezi izleyerek uykuya dalardı.
***
Hakan Cucunel
Salı
Yusuf Sarıkaya
Ak Köprü (Â Köprü)
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -2 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Ebru Bozcuk
Mukadderat
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Aile Büyük Bir Birey Birey Küçük Bir Ailedir
Musa Aşkın
Hisler mi Köreldi
Gevher Aktaş Demirkaya
Dumlupınar Denizaltı Hazin Öyküsü ve Ona Yakılan “Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım” Ağıdının Kaynağı
Dilek Tuna Memişoğlu
Dumlupınar Çelikten Mezar
Sedat İlhan
Yapay Zekâm
Deniz İmre
Korkunun Sesi Vardı
Mehmet Şahan
Paylaşmak
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Hızır Dokundu
Serhan Poyraz
Hemingway’in Kadınları / Naomı Wood
Nevin Bahtişen
Mutlu Yarınlar İçin
Hamiyet Su Kopartan
Kâbe'de Hacılar
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ahmet Furkan Demir
Hiss-i Urfa
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Hilmi Yavuz
Kayboluş ve Yıkım
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Şükrü Doruk
Alma Ağacı
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar