Dünyaya baktığınızda ve içindeki şeyleri algılamaya başladığınızda, birçok şeyi sorgulamaya başlarsınız. Hayvanların, bitkilerin ve insanların birlikte oluşturduğu o büyük karmaşa dikkat çeker. Bir zamanlar yalnızca bir toprak parçası olan diyarlar, zamanla ayrılmış ve bölünmüş. Oysa bizi yaratan, “Sizi farklı kabileler ve milletler olarak yarattım ki birbirinizi tanıyasınız.” demişti.
Farklı kılınmışlığımızın ardında bir amaç vardı.

Kadın ve erkek farklı suretlerde yaratıldı. Her bir hayvan da kendi içinde aynı ırktan gelir; yeni doğan bir kedinin yüzü bir diğerine benzer, bir tayın siması da başka taylara… Peki insan neden böyle değil? Hiç düşündünüz mü? Bir kardeş diğerine benzemez; öncekiyle sonrakinin yüzü farklıdır. Erkek de kadın da birbirinden farklı suretlerle dünyaya gönderilmiştir.
Yine de insanda değişmeyen bir şey vardır.
Kalp…
Şişman ya da zayıf olsak da kalplerimiz aynı ağırlıkta, aynı ritmi taşıyan organlardır. İçinde barındırdığı duygularla heyecanlanır, üzülür, seviniriz. “Neden etkilendim, neden sevindim?”dediğimizde, işte bu iniş çıkışlara isim veririz; aşk, sevgi deriz.
Zamanla bu duygular evliliklerde, hayallerde birleşir; kalpler hızlı atar, sonra ritim yavaşlar. Enerji azalır, uzaklaşmalar başlar ve “soğukluk” dediğimiz hâl oluşur. Beş duyumuz, hissettiğimiz bu enerjiyi sürekli besler ya da tüketir.
Tam da burada şu soruyla yüzleşiriz: Ruhunu kaybeden neyi bulabilir? Kazandığımız maddi başarı, aldığımız alkış yüzünden değil; ideallerimizden vazgeçmediğimiz, eğilip bükülmediğimiz, kendimize ihanet etmediğimiz için bu dünyada bir kıymetimiz varsa var. Gerçek değer, ruhumuza sahip çıkabildiğimiz yerde başlar.
Aslında varoluş denilen şey, kavramak ve algılamaktır. İçimizde bu hisleri inceleyen bir mekanizma vardır. Huzur dediğimiz o duyguyu yakalamaya çalıştıkça kötü duygularımızı kontrol altına almak isteriz. Fakat bazen sebebini bilmediğimiz bir sesle ilerleyen duygulara karşı, kendi savunmalarımızı kurarız. Böylece varoluşun gayesinden uzaklaşır, kendi iç dünyamıza çekiliriz.
Ama bu yalnızlaştırmaz bizi; tam tersine, güçlendirir. Çünkü insan anladıkça büyür; algıladıkça derinleşir. Varoluş, çoğu zaman sadece kendin kalabilme cesaretidir.
***
Ebru Bozcuk
Belki Yaz Erken Gelir
Mine Çağlıyan
Sonsuzluğun Frekansı -12 / Gölge Güçlerin Yükselişi
Hakan Cucunel
Eylül Geldi
Ümmügülsüm Hasyıldırım
Bir Dilek Tut
Şükrü Doruk
Dil Hassasiyeti: Sözün Yükü, Sessizliğin Hikmeti
Yusuf Sarıkaya
Paşaköy Hasan Paşa Camii / Yozgat
Hilmi Yavuz
Selahattin Hilav
Gevher Aktaş Demirkaya
Gelincik Çiçeğinin Bize Anlattıkları
Sedat İlhan
Kurduğum Dengelerim /3
Deniz İmre
Küçük Bir Ülke
Serhan Poyraz
Kadınlar / Charles Bukowski
Nevin Bahtişen
Yazdıkça İyileşir İyileştikçe Yazar
Dilek Tuna Memişoğlu
Bayram Hoş Bir Sadâ
Musa Aşkın
İnsanın Görünmeyen Mirası
Mehmet Şahan
Paylaşmak /2
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Ben Toksik miyim?
Hamiyet Su Kopartan
Sağlıcakla
Ahmet Furkan Demir
Pasife Alınmış Hayatlar
Hüseyin Uyar
Dilaver'in Entelektüel Durumu Hakkında
Suna Türkmen Güngör
Endeeni Eledivesen Diyom
Sami Çelik
Her Nisan Ayı Yaklaştığında...
Demet Mannaş Kervan
Sorgula
Ayşe Parlar Gürkan
Ah Neo!
Haluk Özdil
Yazdım Çünkü O Bir Anneydi ve Tek Suçu Kadın Olmaktı
Ümit Polat
Hakan Bahçeci’nin Öykü Yoculuğu
Muhammet Çavdar
Bir Uyku Bin Ölüm
Reyhan Mete
Ey Ruh! Geldiysen Üç Kez Tıkla
Esedullah Oğuz
İçimiz Dışımız Suriye
Cengiz Hortoğlu
Mutlu Olmak mı Nasıl Yani?
Ufuk Batum
Yediği Ayazı Unutmamak
Uzman Klinik Psikolog, Dr. Ezgi Yaz
Hayat Gökyüzüdür, Bakış Açımız da Teleskop
Tamer Şahin
Dünyalı Barış Manço
Kadir Çelik
Affet Bizi Güzelhisar