ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 16-01-2023 21:14   Güncelleme : 16-01-2023 21:55

Elmas'la Cemil

Yazan: İsmet Acı - ELMAS'LA CEMİL

Elmas'la Cemil

ELMAS'LA CEMİL 

Alımlı kızıydı köyün; ayağında beyaz mastikalar, tül çoraplar dize kadar, siyah saçlarında dört örek önden tam ortadan ikiye ayrılmış, vaziyette çıkardı kalabalığa Elmas. Genç delikanlıların kalbini güm güm attırırdı yanlarından geçip gittiğinde, bir de hoş kokardı emsallerinden farklı olarak. Onun kokusu kokuların en güzeliydi gençlere göre biraz köy kızı, biraz alın teri biraz kolonya kokardı. Ortadan ikiye ayrılmış dört örekli uzun saçlarına, ok kirpiklerine, hilal kaşlarına şiirler yazıyordu köyün gençleri.

Ama gönül bu her gördüğünü sevecek değil ki.  Onun da gönlünde bir aslan yatıyordu elbet. Dedikodusu yapılacak kadar olmasa bile yine de birileri yakıştırıyordu bu iki insanı bir birine. Tam da uyarlar birbirlerine diyordu ömrünü tecrübelerle dolduran köyün yaşlıları; davul bile dengi dengine.

Köy yerinde çabuk duyuldu tabi Elmas’ın kimi, kimin Elmas’ı sevdiği bu yüzdendi sürekli herkesin dilinde bu iki gencin birbirlerini sevdikleri. Kocaman bir ceviz ağacı vardı evlerinin altında yazın serin oluyordu gölgesi, birkaç kere oturdular yan yana ellerini bile tutmayarak. Köyde radyo yeniydi o yıllarda herkesin evinde bulunmazdı. Pahalıydı köylü bütçesine göre hem birkaç evde olması yetiyordu.

İlk heveste sabah açtıkları radyoyu uzun süre kapatmıyorlardı. İkisi birden kulak kesildi çalan şarkıya. “O ağacın altını şimdi anıyor musun?” diye bir şarkı çalıyordu; ne söyleyeni ne yazanı bilmedikleri halde şarkıyı neredeyse bir dinlemede ezberlerlerine aldılar. Sonra yine gittiler ama bir daha o şarkı hiç denk gelmedi.

Köy yerinde temmuz geceleri gökyüzü milyonlarca yıldızla dolunca; Ay bir köşeden aydınlatırdı su aldıkları çeşmenin başını. Kızın annesi ile oğlanın annesi bilirdi, çocuklarının birbirilerini sevdiğini; bu yüzden ay ışığında güğümleri tutuştururlardı ellerine “varın çeşmeye su doldurun alın gelin” maksatları aralarındaki sevginin perçinlenmesiydi. İçleri bir hoş güğümler kollarında yönelirlerdi çeşme başına.

İçlerinde zerre kadar ihanet, kötülük, aldatmaca, kandırmaca duygusu yoktu, tıpkı genç bir kızın iğne ile aylarca, sabırla, sevgiyle yaptığı dantel gibi aralarındaki sevgi işleniyordu yüreklerine, mutluydular. Uzun örekli saçlarına şiir yazan delikanlılarda duydu Elmas’ın gönlünün kimde olduğunu; kızdılar, küstüler, sinirlendiler ama farkındaydılar, arkadaşlarına gönlü düşen bir kız bundan böyle onların kardeşiydi; sevdalarına içlerine gömüp sustular.

Güğümleri koydular şarıl şarıl akan çeşmenin önüne. Dolan güğümü boşaltı tekrar koydular suyun önüne. Dedi ki Cemil; "Hatırlıyor musun o şarkıyı?" “Hatırlıyorum” dedi Elmas. “O ağacın altı,” diye bir şarkıydı, ceviz ağacının altında oturduğumuz bir günde komşumuzun radyosundan geliyordu kulağımıza, sanki ikimiz için yazılmış gibiydi. Ne güzeldi o öyle.  Yan yana oturdular. Elmas’ın elleri Cemil’in avuçlarının içindeydi hafifçe terlemiş şekilde; nasıl terlemesin bu bir ilkti çünkü.  

Bakır güğümlerin parlaklığına düşen ay ışığı yansıdı kara gözlerine Elmas’ın. Dalları başlarına değen ağacın yaprakları ahenkle dans etti efil efil esen rüzgârın önünde. Bütün cesaretini topladı Cemil.

Kaç yıldır bakışmak ve tebessümden ibaret olan sevgilerini bu muhteşem gecede kelimeler döküyordu ikisi de. Meğer ne kadar güzel anlatırmışlar yaşadıkları sevgileri. Makas kesmedik cümleler kuruyordular birbirlerine. Elin kızı ne evlatlar doğuruyormuş.

Geceyi seyrettiler bir süre. Kalkmanın bu gecelik vedalaşmanın zamanıydı. Her ne kadar annesi izin vermiş olsa bile, babası Elmas’ı sorunca verecek cevabı olmazdı annesinin. Cemil için sıkıntı değildi. Ne de olsa erkekti. Babası sorsa da annesi hemen verirdi cevabını; “Nereye gidecek koca adam komşudadır, arkadaşlarındadır gelir şimdi.” 

Elmas bir yere gidip geç kaldığında annesi “Nerede kaldın kızım yoksa gittiğin yerde ayağına taş mı bağladılar?" derdi. “Kalkmalıyım” diyerek kalkmak için yekindi Elmas. Avucunun içinde titreyen elleri sıktı Cemil, kalkmasını engelledi. Bu anın bitmesini istemiyordu. Hava serindi. Bir an düşündü. Şimdi; el ele kırlarda, uçsuz, bucaksız çayırlarda koşsak. Çok uzaklara gitsek. Biraz yürekli olsak geri dönmesek. Ama bu olmazdı. Böyle hayal kurmanın gereği yoktu. Avucunda ki eli yenide sıktı sonra;
“Elmas,”dedi.

Elmas az önce yüzüne baktığı Cemilden, gözlerini yavaşça ay ışığının aydınlattığı suyun yarattığı yakamoza kaydırdı. Sonra önüne baktı. Ne diyeceğini tam olarak kestiremese de tahmin etmekteydi. Utanır gibi oldu. Az önce ki Elmas birden değişti. Utangaçlığı sesine yansıdı.
“Efendim,”dedi.
“Ben senin, bana efendim diyen dilini yerim. Her gece çok istesek de kolumuza güğüm takıp suya göndermezler. Bu gece bizim için unutamayacağımız gece oldu. Biliyorum benim gibi kaç kişi senin siyah saçına, hilal kaşına, ok kirpiğine şiirler yazdı. Diyorum ki zamanı gelmedi mi? Evlenelim. Çok beklemek iyi değil. ”

Bunu duyar duymaz; Elini Cemil’in elinden çekti."Bak sen, nelerde düşünürmüş yaramaz” diyerek omuzuna vurdu. 

Aslında iyi olmuştu. Uzatmanın gereği yoktu, Cemil’in amcası ne zaman Cemil’i görse; amcası uzakta oturuyordu; Cemil,’e “Bak oğul sen duymadın mı? Karpuz yata yata büyür. Bunun bir de tersi var. Karpuz yata yata büyüdüğü gibi yata yata da çürür. Bu işi uzatma. Herkes duydu öğrendi. Bu kız seni, sende bu kızı seviyorsun. Bitir bu işi. Gönder anneni babanı istesen parmağına bir tüzük sonra gelir arkası nişan düğün hoop Elmas sizin evde." Cemil’in bu söylenenlerde aklındaydı. Ayrılmak için kalktılar.

“Seni seviyorum.” dedi Cemil.  Çeşmenin başından ayrıldılar. Elmas önden yürürken, duyulur bir sesle Cemil’e “Madem öyle gönder sizinkileri, istesin bizimkilerden." Elmas kapının önüne gelince annesi çıktı karşısına tedirgindi, telaşlıydı yüzünden belli oluyordu. “Neredesin? Baban soracak diye aklım çıktı.” “Elmas geldim işte” diye bildi. Kalbi yerinden sökülecek kadar hızlı atarken. Güğümü yere koydu elini kalbinin üzerine koydu. “Beni istemeye gelecekler.” diyebildi annesine.

Köy yerinde çamurlu da olsa eller ayaklar, ter koksa da tenler, kirlenmeyen, yürekler var. Bir yürek bir başkası için atmaya başladı mı? Yapmayacağı yoktur sevdiği uğruna. Gayri ölümüne sevmektir bu. İçlerine karşılıklı olarak düştüğünde bu sevgi tohumu, çimlendiğini belli etmek için bu geceyi beklemişti anlaşılan.

“Seni seviyorum,” dediğinde Cemil; duyulur duyulmaz, bir tonla “Ben de" demişti. Elmas bir görüşmelerinde. Bu cümle Cemil’e göre dünyanın en güzel cümlesiydi ve dünyanın en güzel kızının ağzından çıkmıştı.. Yaz yağmurları başladı. Hasat mevsimi girdi araya. Köy yerinde işler arka arkaya gelir biri biterken başka bir iş başlar.

Elmas’ın babası, eşine bir gece yatakta yatarlarken ”Gelsin istesinler, uzamasın bu iş” dedi, O sabah köyü bütün ağaçlarının dallarını dolduran serçeler, karakuşlar, saksağanlar, Elmas ile Cemil’le birlikte uçtular. Dağın, taşın, kuşun, otun, böceğin haberi olmuştu sanki. Elmas ile Cemil nereye baksa kimle karşılaşsa gözlerinden gördüklerinden anlıyorlardı ki haberi olmuş etrafında kim ve ne varsa.

Cemil, evlerine yakın ormana koştu. Sesi çıktığı kadar bağırdı. “Yeryüzü duy beni. Elmas ile evleniyorum. O’nu alıp herkesin, gitmek için can attığı İstanbul’lara götüreceğim. Duyun beni, benimle birlikte uçan kuşlar.” Cebindeki çakısını çıkardı.

Kocaman köknar ağacına, iki harf çizdi. E.C. Tarih attı. Tarih, o günün tarihiydi. Yirmi altı Haziran bin dokuz yüz yetmiş beş.

Kar yağıyordu tepelere, alçaklara yağmur. Kasım ayı kıştı artık. Bir siyah valizle çıktı Elmas ile Cemil evden. Eğer duyabilseler, Cemil’in babası; “Alçaklara kar yağar üşümedin mi. Üşümedin mi? Cemil’im sen bu işin sonunu düşünmedin mi?" diyordu.

Uğurlamaya gelmişti. Elmas’ın  annesi, babası, küçük kardeşi bir de yakın komşuları. Komşulardan biri;

“Önümüz kıştır. Keşke baharı bekleseydiniz. Gitmek için o koca şehre” dedi. Boynunu büktü Cemil’in babası. Gönlü razı değildi gitmelerine. O türkünün sözleri akıyordu beyninde. Olacak neyse olacaktı mutlaka. “Ben de, dedim amma..." diyebildi ancak. 

Genç evliler bindi kırmızı minibüse.  Badanaca tutulup, sağa sola kayarak çıktı minibüs rampayı.
Hemşerilerine yakın bir gecekonduyu kiraladılar İstanbul’a geldiklerinde. İşe gittiğinde Elmas’ın canı sıkılmaz komşulara gider diye. Ne buldularsa yaktılar yeni aldıkları tuğlalı kömür sobalarında. Sabah dışarı çıktıklarında kömür ve kumaş artığı yanıklarının saldığı acı duman kokuyordu İstanbul’un sabahları.  

Oğulları, Akın bu gecekondu da doğdu. Bir soğuk bir sıcak. Kömür o kadar yok ki yakabilsinler. Ayağını yorganına göre uzatacaksın derdi Cemil’in babaannesi. Tarih gibi kadındı. Anlattığı barış da, savaş da tarih kitaplarında yazmazdı hiç ama sürekli anlatırdı ders alanlar için. Pazara da çıkamaz oldular bir ara. Ayaklarını ne kadar içlerine çekseler de yorgan yine kısa kaldı. Cemil öksürmeye başladı. Birkaç güne geçer demelerine rağmen geçmedi. Radyoda “O ağacın altını anıyor musun?" şarkısı çaldıkça içlerini acıtıyordu. 

Bir de gece terlemeleri çıktı, Cemil’in. İşe gidip gelmeleri son buldu. “Çalışamaz bu durumda” demişti yılların beyaz saçlı doktoru. “İyi beslenmeli, bol dinlenmeli. İşin doğrusu ne iyi beslenmesine, nede iyi beslenmesine imkân yoktu. Her gün daha kötüleşmeye başladı.

Cemil, çalışamadığından, yük Elmas’a kaldı. Evdir bu, ihtiyaçlar bitmez ki. Elmas işe başladı Ataköy’de on yedi katlı binanın, on ikinci katında, evin hanımına yardımcı olarak. Bulunduğu kattan aşağı bakınca insanlar çok küçük görünüyordu. Yukarıda en yukarıda olmak çok güzel olmalıydı? Bir ilkokul diploması ancak bu kadarına yetmişti. Üstelik halinden şikâyetçide değildi. Sokak lambasının ışığı evin elektrikleri kesildiğinde aydınlattı, gecekondunun en büyük penceresinden odanın içini. Bir göz dikkatlice bakabilseydi, bu ışıkta Elmas’ın kalbinde bir yerlerin öldüğünü, ölen o bölümün yıllar önce bir yere sığdıramadığı Cemil’e ait olduğunu mutlaka görürdü. Cemil’in gördüğü gibi görürdü.

“Elmas" dedi Cemil. "Ne var?" dedi avazı çıktığı kadar. “Devam etti. Bu ışık bana köyde, çeşme başında seninle buluştuğumuz o anı hatırlattı. Tıpkı gece çeşme başını aydınlatan ay ışığına benziyor. O ağacın altını anıyor musun? ”
“İyi,” dedi, aynı tonda Elmas. “Ağaç filan kalmadı. Diline dolayıp durma şunu. O şarkıydı; hayat şarkılardan ibaret değil.”

Köyde, çamurlu da olsa, eller, ayaklar, ter koksa da tenler, yürek sevdi mi ölümüne sever, diye düşünmüş olmanın bir hata olduğunu düşünmeye başladı ikisi birden. Ölümüne sevmek de ne ola ki?
Cemil; karısının yolunu gözledi yola bakan pencerenin camında. Yüzünü görmese de ayak seslerinden tanırdı gelenin Elmas olduğunu. Akın girdi eve, annesinden önce, “Baba..." dedi. “Okulda para istiyorlar.” Annesi, kapatırken kapıyı.”Söyleseydin oğlum. Babam kazanınca vereceğiz." Sonra kocasına doğru döndü. 

“Kazanmasını istemem, kazancımıza ortak olmasa.” dedi. Bu çok ağır yük gibi düştü Cemil’in tam yüreğinin üstüne. Unutmuş demek dedi, kaç yıldır bu evin masraflarını benim karşıladığımı. Yorganı başına çekti. Kocaman iki damla yaş düştü başını koyduğu yastığa.

Bu cümle, odanın içinde dolandı, dolandı, Cemil’in yüreğine ok gibi saplandı "Haklısın." dedi karısına, duyamayacağı bir sesle; aslında çok şey söyleyebilirdi. 

Sayıp dökerdi. Avuçlarında ellerini tuttuğumu unuttun mu? diyebilirdi. Ama demedi. Çünkü karısı on ikinci kattan aşağı baktığında aşağıdaki bütün insanlar gözüne küçük görünüyordu.

“Bir ben olmazsam, ne eksilir ki bu koca şehrin nüfusundan.” diyebildi Cemil. Bu cümleyi kurduktan beş yıl sonra ayrıldı çok sevdiği Elmas’ından, oğlu Akın’dan. Bir daha geri gelemeyecek bir yolculuktu onun çıktığı. Akın okuldan gelince babasının sürekli kahverengi ajandaya bir şeyler yazdığını görüyordu sürekli. Ama Akın’ı görünce yatağının altına saklardı. Karısı ile oğlu ayrı odada yatıyordu geceleri çok zorda kalmayınca odasına bile girmiyorlardı. 

Cemil’in cenazesini memleketine İstanbul Büyükşehir Belediyesi gönderdi. Almaya babası geldi. Adam çok çökmüştü. Yakın komşuları belli etmedi ama gittikten sonra “Ne olmuş bu adama, canlı cenaze gibi..." dediler. Akın’ın aklında yatağının altında sakladığı ajanda vardı. Annesi kaldırmış dolaba koymuştu. Allah'tan atmamış, atabilirdi de.

Akın ajandayı aldı. Annesinin evde olmadığı bir saati seçerek okumaya başladı. Tamamı dolu değildi. Ama çok şeyler yazmıştı. Yazdıkları, ay ışığının aydınlattığı çeşme başından başlıyordu.

Yaşadıklarını ayrıntılı şekilde anlatmıştı. Elmas’a ait sevgisini anlatmıştı. Kalbi kırıktı her satırda belliydi bu. Bütün yaşadıklarına rağmen annesi için tek kötü laf etmemişti. Son sayfa gelince o haşarı şımarık çocuk çok duygusal oldu. Çünkü orada renkli kalemle kocam bir başlık vardı.  “Oğlum Akın’a" diye başlayan bir cümle vardı. Sabırsızlıkla okudu,

“Oğlum, can oğlum. Seni ne kadar sevdiğimi şimdi anlamayacak kadar küçüksün. Bir gün babanın doğup büyüdüğü köye gidersen; Akın hiç köye gitmemişti, Mutlaka gitmelisin.  Gitmeni çok isterim. Orada kocaman bir köknar ağacı var. Bakınca babamın dediği ağaç budur diye anlarsın. Evimizin balkonundan güneşin battığı yöne doğru bakarsan gördüğün o ağaçtır. Çeşmenin başındaki ile sonra o kocaman ceviz ağacı ile bunu karıştırma. O ağaca dikkatle bak. Orada iki harf göreceksin. Aslında o iki harf değil. Benim ve annenin, bir heves uğruna geldiğimiz şehre gelmeden önce çektirdiğimiz mutluluğumuzun resmidir. E.C."
Baban.

Ajandayı alıp götürdü kitaplarının arasına koydu. Şimdi olmayan babasını daha çok seviyordu. Bir yanı eksikti. Elmas, on ikinci kattaki temizliğe bir müddet daha devam etti. Akın liseyi bitirdi. Babası gibi yakışıklı bir adam oldu. Şimdi merak ettiğimiz bir şey var. Siz de meraktasınız. “Akın köye gitti mi? Gitmedi mi?“

Ben ancak şunu diye bilirim. Artık Akın beni dinlemiyor. Sizi dinler ama. İster gönderin ağacı bulsun. İster göndermeyin. Her gün babasını daha çok özlesin.
Haksız mıyım?

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi