ANI
Giriş Tarihi : 25-05-2026 16:34

Ayşe / Vahap Acar

Vahap Acar -AYŞE

Ayşe / Vahap Acar

AYŞE

Bin dokuz yüz seksenli yıllardı…

İstanbul’un üstüne çöken o ağır ve sisli akşamlar, denizin kokusuna karışan yoksulluğun sessizliği ve hayatın genç omuzlara beklenenden daha fazla yük bindirdiği zamanlar…

Sarıyer İmam Hatip Lisesi’ne ilk atandığım günlerdi. Heyecanım tazeydi ama şartlar zordu. Okul müdürümüz bana tam otuz saat ders vermişti. On beş saat Arapça, on beş saat İngilizce… O yıllarda İngilizce öğretmeni bulmak kolay değildi. Müdürümüz “İngilizcen nasıl?” diye sorduğunda, “İyi” demiştim. Ve o “iyi” kelimesi, bütün ortaokulun İngilizce derslerini omuzlarıma yüklemişti.

 Gündüz okul, akşam kurs…

Hayat, nefes almaya fırsat bırakmadan akıyordu.

İstinye’de, kaplıcalar mevkiinde iki arkadaş yan yana iki gecekondu tutmuştuk. Maaşımızın yarısı kiraya gidiyordu. Yeni evliydim. Evde bir eş, kucağımda küçücük bir kız çocuğu… Geçim derdi, insanın zihnini sürekli meşgul eden görünmez bir ağırlık gibiydi.

Bu yüzden ek dersler veriyordum.

Bir umut… Biraz daha rahat nefes alabilmek için.

Fatih Köprüsü’nün altında bir camide imam olan arkadaşım Cafer’in lojmanında, Boğaz’a nazır küçük bir bahçede, işitme engelli iki kardeşe ders veriyordum. Hayatın her köşesinde ayrı bir imtihan vardı.

İşte o günlerden birinde Ayşe diye bir çocuğumuzla tanıştım.

Kaplıcaların arka sokaklarından birinde oturan, orta üçüncü sınıfa giden bir öğrenciydi. İngilizcede zorlanıyormuş. Ailesi bir gün beni buldu:

“Hocam, evimiz yakın… Ayşe size gelip ders alsa, kabul eder misiniz?”

Kabul ettim.

O günden sonra akşamları Ayşe gelmeye başladı.
Evin kapısı her açıldığında, içeri sadece bir öğrenci değil; utangaç bakışlarıyla, sessizliğiyle, iç dünyasıyla bir hayat giriyordu.

Bir saat… Bazen bir buçuk saat…
Kelime kelime, cümle cümle İngilizce çalışıyorduk.

Ayşe gayretliydi. Sessiz ama derindi. Zorlandığı yerlerde pes etmiyor, anlamadığı cümlenin başına tekrar dönüyordu.

Zaman geçti…

Ve Ayşe İngilizcede gerçekten başarılı oldu.
Notları yükseldi. Özgüveni arttı.

Ben de içimden, verdiğim emeğin karşılığını almayı bekliyordum. O günlerin şartlarında bu çok da garip değildi. Zaten açıkça bir ücret konuşmamıştık ama insanın içinde bir beklenti, farkında olmadan büyüyordu.

Bir akşam kapı çaldı.

Ayşe… Ve annesi…

Ellerinde bir poşet vardı. İçeri girdiler. Yüzlerinde mahcup ama samimi bir ifade…

“Hocam…” dediler,

“Allah sizden razı olsun. Ayşe’ye çok emeğiniz geçti. Biz de size küçük bir hediye vermek istedik.”

Poşeti bana uzattılar.

Ben… Para bekliyordum. Elimi uzattım. Poşeti aldım. Açtım. İçinden lacivert bir süveter çıktı.
Elimde kaldı.

O an… Zaman durdu sanki.
Bir anlık sessizlik…
Bir iç hesaplaşma…
Ayşe’nin annesi konuştu:

“Hocam… Bizim size verecek paramız yok. Ama bunu kendi ellerimle ördüm. Lütfen kabul edin…”

Sözleri kalbime ağır ağır indi.
Bir anda içimde bir şey kırıldı.
Ben, verdiğim dersin karşılığını hesap ederken…
Onlar, yokluklarının içinden bir emek çıkarıp getirmişlerdi.
Ben ücret düşünürken…
Onlar gönüllerini koymuşlardı o poşetin içine.
Utandım.
Hem de derinden…

Ayşe’nin durumunu o ana dek bu kadar fark etmemiştim. Ama şimdi her şey gözümün önünde netleşmişti. O sessizliği… O mahcubiyeti… O çabanın ardındaki yokluğu…

Süveter elimdeydi.
Ama aslında o an bana verilen şey, bir parça yün değil… Bir hayat dersi idi.
Toparlandım.
Gülümsedim.
“Çok teşekkür ederim…” dedim.
“Benim için çok değerli…”
Ve gerçekten de öyleydi artık.
O günden sonra…
Ayşe derse her geldiğinde o süveteri giydim.
Kışın soğuğunda değil sadece…
Kendi içimdeki eksikliği ısıtmak için giydim.
Ayşe’ye hissettirmemek için…
Onun kalbine bir eziklik düşmemesi için…
Ama aslında en çok kendime hatırlatmak için giydim:
İnsanın değeri verdiği derste değil…
Kalbine koyduğu niyettedir.

Yıllar geçti.
Hayat başka yerlere savurdu hepimizi.
Ama o lacivert süveter…
Hâlâ kalbimin bir köşesinde durur.
Çünkü bazı hediyeler, alınmaz…
İnsanın içine işlenir.
Ve insan bazen en büyük kazancı, beklediğini alamadığında elde eder.

Tasavvufta derler ki:
“Sen hesap yaparken, Hak kalbine bakar.”
Ben o gün hesabın peşindeydim…
Ama Allah bana bir gönül verdi.
Ve anladım ki…
Gerçek ücret, bazen bir süveterin içinde saklıdır.

***


Editör: Deniz İmre

EditörEditör