KUZULARIN SESSİZLİĞİ: İKTİDAR, GÜÇ VE ELEŞTİRİ
Kuzuların Sessizliği (1991) filmi popüler kültürde çoğunlukla bir seri katil filmi olarak anılsa da asıl gücünü suç anlatısından değil, karakterler arasındaki psikolojik gerilimden alır ve aynı zamanda filmin kalıcı etkisi yanlızca yarattığı gerilimden değil, temsil politikaları üzerinden kurduğu karmaşık anlam ağından kaynaklanır.
Film, seri katil anlatısının ötesine geçerek cinsiyetlendirilmiş iktidar ilişkileri, bakışın işleyişi ve canavarlığın nasıl kurgulandığı üzerine yoğun bir düşünme alanı açar. Bu açıdan bakıldığında film, bir suç hikayesinden daha çok izleyicinin nasıl baktığını ve kime nasıl bakmayı öğrendiğini sorgulayan bir metne dönüşür.
Clarice Starling’in FBI içerisindeki yolculuğu, İngiliz feminist film kuramcısı Laura Mulvey’in “erkek bakışı” kavramı çerçevesinde okunabilecek güçlü görsel ve anlatısal tercihler içerir. Film boyunca Starling sıklıkla erkeklerle dolu mekânlarda tek kadın olarak gösterilir. Yönetmen Demme’nin kamerası, klasik Hollywood sinemasında alışıldık olan kadın bedenini seyir nesnesi haline getiren bakışı tersine çevirir.
Starling’in olduğu sahnelerde erkeklerin ona yönelttiği bakışlar giderek belirginleşir. Özellikle, Hannibal Lecter ile olan diyologlarında ve FBI’da üstü olan Clawford’un bakışı dikkat çeker. İzleyici, film ilerledikçe bu bakışlardan rahatsız olmaya başlar. Böylece film, kadını bakılan bir nesne olmaktan çıkarıp bakışın baskısını deneyimleyen özne konumuna yerleştirir (Mulvey). Ancak bu durum filmin bir feminist anlatı sunduğu anlamına gelmez.
Starling sürekli olarak erkek otoriteler tarafından sınanır ve sorgulanır. Crawford’un rehberliği, Hannibal Lecter’in yardımları vb. Starling’in başarısını erkek egemen FBI içerisinde görünür kılar. Yani film kadının erkek egemenliğini yıkması değil, yalnızca erkek egemen yapının içerisinde hayatta kalma mücadelesini anlatır bizlere. Starling’in gücü, onun sistemi kırmasından değil erkek otoritelerle iyi işbirlikleri yapıp bu sistemin içinde direnmesinden gelir.
Starling ve Hannibal Lecter arasındaki ilişki bizi hem tedirgin eder hem de bize güvenli bir liman sunar fakat izleyici olarak bunun ne türden bir ilişki olduğunu anlamakta zorlanırız. Lecter, Starling’i cinsel anlamda arzulamaz veya nesneleştirmez. Bunun yerine onu en usta olduğu “manipülasyon” ile okumaya çalışır.
Lecter, psikiyatrist olmasından da kaynaklı olarak insanlara doğru sorular sorup kendilerini açığa çıkartmalarını sağlar. Bundan dolayıdır ki Starling’in babası ile kurduğu ilişkiyi sorgulamamıza olanak tanır ve onun geçmiş travmalarını izleyici olarak bir nebzede de olsa anlamamıza yardımcı olur. Lecter’in gücü Starling’i görmesinden değil onu anlamasından gelir.
Filmin başlığı olan kuzular, Clarice’in çocukluğuna dair travmasına gönderme yapar ve Lecter’in sessiz kurbanlarını temsil eder. Lecter ile yaptıkları psikolojik pazarlığın parçası hâline gelir. Filmdeki canavarlık (kanibalizm) temsili ise Carol J. Clover’in korku sinemasındaki “Final Girl” kavramı üzerinden okunabilir (Clover). Clarice, hayatta kalan ve zekâsıyla mücadele eden kadın figürünü temsil eder. Ancak bu yapı Buffalo Bill karakteri ile karmaşık bir hâl alır. Bill’in cinsiyetini değiştirme arzusu ve yaşadığı kimlik karmaşası, sapkınlıkla ilişkilendirir. Film, açıkça Bill’in trans olmadığını belirtse de karakterin sunuluş biçimi toplumsal cinsiyet normlarından sapmayı korkutucu ve pataolojik bir durum olarak sunar. Bu temsil, yıllar içinde filmin en çok eleştirilen yönlerinden biri olmuştur.
Bill’in bedeni, doğal olmayan dönüşüm korkularının yansıtıldılığı bir düzleme dönüşür. Buna karşın, Lecter’in canavarlığı estetikleştirilir ve entelektüelleştirilir. Lecter kültürlü, fazla zeki ve kontrollü bir figür olarak neredeyse hayranlık uyandırırken Bill kaotik, karanlık ve bir bakıma iğrenç olarak sunulur. Bu ayrım, belki de bize toplumun hangi tür sapmaları tolere edilebilir, hangilerini ise tehdit olarak gördüğünü anlatır.
Filmin mekânsal kullanımı da bu temsilleri destekler. Lecter cam ve parmaklıklar ardında tutulur, ancak zihinsel etkisi mekânların üzerindedir. Bill ise yeraltı dünyasından bir karakter olarak karşımıza çıkar. Clarice bu iki dünya arasında gidip gelir. Görünür olanla, olmayan arasında bir yerde sıkışmıştır.
Kuzuların Sessizliği, net cevaplar veren bir film değildir. Kadın özneyi güçlendiriken onu erkeklerin boyundurduğu altında bırakır. Hannibal veya Clawford olmasaydı Starling ne derecede başarılı olabilirdi? Nesneleştirmeyi eleştirirken başka sorunlu temsiller üretir. Bir canavarı insancıllaştırırken diğerini insanlıktan çıkarır.
Filmin belki de yıllardır bu derece akılda kalmasının sebebi belki de bu ikircikli yapısıdır. Bu nedenlerden, film yalnızca bir gerilim klasiği değil aynı zamanda sinemanın bakış, cinsiyet ve kimlik üzerinden nasıl ideolojiler yarattığını bizlere gösterir.
Kaynakça
Clover, Carol J. Men, Women, and Chain Saws: Gender in the Modern Horror Film. Princeton Üniversitesi Yayınları,1992.
Kuzuların Sessizliği. Yönetmen Jonathan Demme, oyuncular Jodie Foster ve AnthonyHopkins, Orion Pictures, 1991.
Mulvey, Laura. “Görsel Haz ve Anlatı Sineması.” Screen, cilt 16, sayı 3, 1975, ss. 6-18.
***





























































