GÖRÜNMEZ DUVAR
Zaman, siyah bir silüete bürünmüş; ellerini denize daldırıp gün batımının renklerini söküp almıştı. Gece, denizi ağır ağır sessizliğe gömüyordu. Deniz sarsılmış, ortasında üç dişli mızrağıyla Poseidon belirivermişti. Bu bir depremin habercisi değildi ama iki yüreğin nasıl sarsılacağının işaretiydi.
O sabah ev, her zamanki sessizliğiyle uyanmıştı.
Işık, duvarlara ağır ağır yayılırken zaman sanki biraz daha yavaş akıyordu.
Nalan, elini sol göğsünün üzerine götürdü. Alnı terlemiş, düşüncesinin ağırlığını taşıyamıyordu. Duvarlar rengini yitirmiş, ev küçülmüştü. Kalbi duvardaki saat gibi atıyordu. Güm güm güm… Koltuklar artık davetkar görünmüyordu, ne oturmak için ne temizlemek için bir isteği vardı. Kapılar yüzüne kapanıyor, girdiği her odaya hapsolmuş hissediyordu. Eşinin kahkahası kulaklarında çınladı. Rüyadan uyanır gibi oldu. Sessizce iç geçirdi. Şimdi… Ya şimdi?..” diye fısıldadı. Zamanın bir hırsız olduğunu düşündü.
Henüz kahvaltı masasında oturan eşine baktı. Aralarında görülmez bir duvar vardı. Kuruyan boğazını temizledi.
“Akif, ne diyorum biliyor musun?”
Eşinin bakışlarında aradığı sıcaklığı bulamadı.
Yine de devam etti.
“Bugün sinemaya mı gitsek?”
Uzun sessizlik oldu.
“Bugün evde oturup dinlenmek, biraz da kitap okumak istiyordum. Sonra gideriz olur mu?” diyen Akif, bakmadan kahvaltısına devam etti.
Nalan başını salladı. “Olur.” anlamında.
Kendini geri çektiğini fark etmiyordu.
Akif ise bu sessizliğin büyüdüğünü hissediyor ama adını koyamıyordu.
Aynı evin içinde fark etmeden uzaklaşıyorlardı.
Oysa henüz ikisi de bunun geri dönülmez bir mesafenin başlangıcı olduğunu bilmiyordu.
Nalan kitap okumaya çalıştı ama satırlara boş gözlerle baktı.
Arkadaşını kahve içmeye çağırmayı düşündü.
Bir süre sonra komşusu geldi. Nalan kahveleri yaptı. Akif’e de götürdü.
Çalışma odasına girdiğinde Akif kanepede oturuyordu. Kitap açıktı ama gözleri uzaklardaydı. Nalan bir şey söylemedi. Kahveyi sehpaya bıraktı.
“Teşekkür ederim.” dedi Akif.
Nalan başını eğdi. Hiçbir şey söylemeden çıktı.
Kapıdan çıktığında bir acı, yüreğini burkuyormuş gibi yüzünü buruşturdu.
Aklının karışıklığı yansımış olacak ki fincanın dibine telveler bir yılan gibi çöreklenmişti. Arkadaşı yüzüne baktı, kahve falının da Nalan gibi karamsar olduğunu düşündü.
Nalan, arkadaşını kapıdan uğurlayınca fincanları alıp mutfağa geçti. Aklı ve yüreğinin ayyuka çıkan sesinin aksine ev sessizdi.
Sanki her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey aynı değildi.
O gün hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu.
Ama o evde, iki insan çoktan birbirinden uzaklaşmıştı.
Ve ikisi de bunu henüz fark etmiyordu.
Görünmez duvar girmişti aralarına.
***
























































