ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 05-01-2024 23:02

Yeşil Ayakkabı / Alparslan Aygül

Yazan: Alparslan Aygül -YEŞİL AYAKKABI

Yeşil Ayakkabı / Alparslan Aygül

YEŞİL AYAKKABI

Orta Anadolu'da bir kasaba ilkokulunda, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hazırlıkları vardı.

Kasabada tek sosyal etkinlik, bayram kutlamalarıydı. Halk, bayram sabahı köy meydanını doldurur, heyecanla törenleri izlerdi. İlk ve ortaokullar trompet ve borazanlar eşliğinde yürüyüş yaparak köy meydanına gelir ve yerlerini alırdı.

Şiirler okunur, ip çekme, çuvalla zıplama, ağzında kaşıkla yumurta taşıma gibi oyunlar hem öğrenciler hem de kasabalılarca ilgiyle izlenirdi.

Hele ortaokulun trampet ve borazan takımı yok muydu? Tören bitiminde, Belediye Başkanı, Ortaokul ve İlkokul müdürlerinden oluşan zevatı selamlama anı görülmeye değerdi. Davul ve trompetçiler bütün güçleriyle vurur, çıkan sesler insanın içini sökerdi sanki. Zevat selamlandıktan sonra, tören biter ve herkes evlerine dağılırdı.

Serap, o yıl dördüncü sınıfa gidiyordu. Bayramdan bir gün önce, sınıflarını fon kartonlar, rengârenk el işi kâğıtlarıyla ve küçük bayraklarla süslediler.

Öğretmen, bu bayramda farklı bir etkinlik yapmak istiyordu. Dört kız öğrenciyi, mevsim renklerine göre giydirip, mevsime uygun iki kıta şiir okumalarını ve çeşitli hareketler yapmalarını istiyordu.

Elbise ve ayakkabının bütünlük sağlaması için aynı renkte olması gerekiyordu. Sınıfa dönerek; “Kızlar, yeşil, kırmızı, sarı ve beyaz renkli elbise ve ayakkabısı olan kimler var?” diye sordu.

Sinem’in kırmızı, Hatice’nin sarı, Nuray’ın beyaz elbise ve ayakkabıları vardı. Yeşil elbise ve ayakkabısı olan kimse yoktu.

Öğretmen Serap’ın çok yetenekli olduğunu bildiği için; “Kızım, yarına kadar yeşil elbise ve ayakkabı bularsan bu rolü sana vereceğim?” dedi.

Öğretmen, o anda Serap’ın yüzündeki hüzün ve mutluluk karışımı duyguyu hemen okuyuverdi. Serap; “Bulmaya çalışırız öğretmenim” diyebildi.

Okul bitiminde eve geldi, annesine olanları söyledi.
Böyle bir etkinliğe katılmayı çok istiyordu. Ancak, çok da ısrar etmedi. Çünkü ailesinin durumunu da biliyordu. Babası ve annesi, kıt kanaat geçiniyorlardı. Kasaba yerinde tek geçim kaynakları, topraktan kaldırıp sattıklarıydı. Akrabalarından durumu iyi olanlar vardı. Onların çocuklarının giymedikleri temiz giysileri sevinerek giyerler, bundan da hiç gocunmazlardı.

Annesinin gönlü, Serap’ın üzülmesine razı olmuyordu. Almancı komşularına sormaya karar verdi. Komşularının birinden yeşil ayakkabı, diğer komşudan da yeşil elbise buldu.

Serap, bunları görünce öyle mutlu oldu ki, dünyalar onun oldu sanki. Elbiseyi ve ayakkabıyı bağrına bastı, öylece kalakaldı.

Ertesi gün, sınıfta prova yaptılar. Herkesin gözü, bu dört kızın üzerindeydi. Serap’a yeşil elbise ve yeşil ayakkabı çok yakışmış, kendisini “Pamuk Prenses“ gibi hissetmişti. Şiirini coşkuyla okurken, bir yandan da ilkbahar mevsimine uygun hareketleri neşeyle yapıyordu.

“Soğuk bitti kar gitti
Gelen yeşil ilkbahar
Kuru rüzgârlar gitti
Gelen yeşil ilkbahar...

Gül gül olup açılan
Mis kokuları saçılan
Şen duygular saçılan
Gelen yeşil ilkbahar…

Ancak, mutluluğu uzun sürmedi. Bu tılsımı bozacak bir şey oldu. Yeşil ayakkabıyı veren komşularının kızı Sevgi, yanındakilere Serap’ı işaret ederek; “Kızlar bakın! Serap’ın ayağındaki ayakkabıyı görüyor musunuz? O ayakkabılar benim!” dedi ve bu cümleyi, herkesin duyacağı şekilde birkaç kez tekrar etti. 

Serap’ın bütün mutluluğu, o an kaybolup gitti ve tılsım bozuluverdi. Bayram günü Serap ve diğer üç kız, şiirlerini en güzel şekilde okudular, en güzel şekilde oyunlarını oynadılar.

Sevgi, bayram günü yine aynı hareketi yaptı ve; “Kızlar bakın! Bu ayakkabılar benim!” dedi.

Bayram kutlamaları biter bitmez Serap koşarak eve geldi. Ayakkabıları aceleyle çıkardı ve komşularına teslim etti. Bu olayı da, ömrü boyunca hiç unutmadı.

Editör: Dilek Tuna Memişoğlu 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi