YAŞAMAK İÇİN GÜZEL BİR GÜN MÜ?
Bir sonbahar günüydü. Son ders zili çaldı. Hemen okul çantasını sırtına alıp okulundan dışarı çıktı. Dördüncü sınıfa gidiyordu, mutlu bir çocuktu.
Dışarı çıktığında bardaktan boşalırcasına yağan yağmurdan korunmak için çantasını kafasının üstüne koydu ve bir otobüs durağına doğru yürüdü. Hava griydi, pek güneşli de değildi. Yerde ağaçlardan düşmüş, ıslak, kahverengi yapraklar sanki canlıymış gibi etrafına huzur veriyordu. Aslında hala güneş tepede olmasına rağmen gri bulutların yarattığı gölgelik yüzünden yeryüzü pek fazla ışık almıyordu. Sadece gri bulutların soluk parlamaları ortalığı aydınlatıyordu. Hava da epey yağmurlu olmasına rağmen küçük çocuk bu durumdan hiç de şikayetçi değildi. Aksine, en sevdiği havalar tam da böyle havalardı. Havanın soğuk ve üstünün ıslanmış olması onu rahatsız etmiyordu. Tam da annesine bahsettiği o huzurlu hava hakimdi ortalığa.
Hızlıca, dans ede ede bir durağa koştu ve durağa oturdu. Durak kalabalıktı. Birkaç kişi de yağmurdan korunmak adına durağın içine girmiş, asık suratlarıyla sarı otobüsü bekliyorlardı. Yaşlı, genç insanlar vardı durakta. Kiminin elinde oyalanmak için telefon, kiminin elinde de okumak için değil, sadece kimseye bakmak zorunda kalmamak için gazete vardı. Bazı şanssız kişiler de ellerinde onları meşgul tutacak bir şeyleri olmadığından dimdik karşı tarafa veya uyuyakaldığını zannedecek şekilde yere bakıyordu. Küçük çocuk durakta oturup onları seyretti; yanındaki, karşısındaki insanlara baktı.
Küçük çocuğun içinde bastırılamaz bir mutluluk vardı, hava ona çok iyi gelmişti. Olduğu yerde yere değmeyen ayaklarını oynatıyor ve çevresini mutlu bakışlarla süzüyordu. İnsanların bu kadar sessiz ve gülümsememeleri tuhafına gitmişti açıkçası. Kimse kimseye bakmıyordu. Böyle bir havada insan mutluluktan coşmaz da ne yapardı?
En sonunda küçük çocuk dayanamadı ve mutlu bir şekilde bağırdı: “Bugün yaşamak için güzel bir gün, değil mi?
Herkes bir anda şaşkın gözlerle çocuğa baktı. Kalabalığın ortasında bağıran bir çocuk onlara çok garip gelmişti. Küçük çocuk, insanların sessizliğine ve tuhaf bakışlarına şaşırdı, beklemediği bir şeydi bu. Halbuki annesi hiç de böyle davranmazdı, hep güler yüzlü bir şekilde cevap verirdi. Diğer insanlar neden öyle davranmamıştı?
Küçük çocuk yağmurun sesi yüzünden duyulmadığı düşündü ve mutluca bir kez daha bağırdı: “Bugün yaşamak için güzel bir gün, değil mi?”
İnsanlar bu kez daha da garip bakışlar attılar küçük çocuğa. Birkaç kişi kendince güldü, kulaklık takmış bazı insanlar da müziğin sesini daha da açtı.
Yine cevap gelmemişti, birkaç teyze bu küçük çocuk hakkında dedikodu etmeye başladılar: “Yav kalabalık ortasında böyle bağırılır mı ya? Ne tuhaf çocuk. Hiç mi düşünemiyor rahatsız olacağımızı?”
“Aynen he. Bu çocuğun anası babası nerede acaba? Bu nasıl çocuk böyle, laubali hareketler falan, bağrışmalar...”
Teyzeler sessizce konuşmayı beceremediklerinden ötürü küçük çocuk bu dedikoduları duymuştu. Ne oluyordu bu insanlara? Çıkıp da kötü bir söz söylememişti ki kimseye, neden sorusuna cevap alamıyordu? Çevresine bakındı, yaşlılar gazetelerine, gençler de telefonlarına daha çok gömülmüşlerdi. Acaba sorduğu soru mu hoşlarına gitmemişti?
Yağmur hala yağıyordu, o güzel gri hava hala hakimdi ortalığın şehir sessizliğine. Ama eskisi gibi güzel gelmemişti küçük çocuğa şimdi bu hava. Sanki içinde bir şeyler beklemediği bir nedenle eksilmişti. Mutlu ve heyecanlı hali, yerini şaşkın ve utangaç bir kişiliğe bırakmıştı.
Son bir umutla ve öncekinden daha kısık bir sesle, özgüvensizce tekrar sordu; “Bugün yaşamak için güzel bir gün mü?”
Yine kalabalık ters ters baktı, küçük çocuğa. Bu kez bakışlarında uyarma ve sıkılmışlık hakimdi. Bir daha bu küçük çocuğun yüksek sesle konuşup insanları rahatsız etmesini istemiyorlardı. Birkaç kişi ofladı ve “bu çocuk nereden çıktı böyle" dercesine sessizce güldüler. Bir kişi duraktan gitti.
Çocuk bütün bu olanlara bir anlam veremedi, hiç kimse annesi gibi davranmıyordu, sanki her şey ters işliyordu. Eski mutlu ve gözleri parlayan o ışığından eser kalmamıştı. Bu soruda insanları bu kadar rahatsız eden ve sinirlendiren ne vardı? Annesine hep sorardı bu soruyu.
En sonunda yaşlıca bir dede küçük çocuğun yanına geldi ve usanmış bir şekilde söylendi; “Çocuk senin derdin ne? Ne diye böyle bağırıyorsun?”
Küçük çocuk kekeleyerek cevap vermeye çalıştı, ilk defa farklı konuşmaya çalışıyordu; “Hayır de... ded... ben sadece... Hava çok güzel de...”
“Ya nesi güzel havanın? Bu yağmurda bağırıp insanları rahatsız etmekten utanmıyor musun?”
Küçük çocuk cevap veremedi. Söyleyeceği tüm şeyler ağzına tıkılmış gibi geldi. Çevredekiler de küçük çocuğun daha fazla üstüne gitmesin diye yaşlı dedenin kolundan tuttular ve “Çocuk işte, boş ver" şeklinde bakışlar attılar.
Dede küçük çocuğa tekrar döndü; “Öff hadi tamam, git evine de bağırma ortalıkta. Annen nerede senin?”
Daha küçük çocuk, her gün okula ve eve kendi başına gidip gelmek zorunda olduğunu söyleyemeden otobüs geldi, dede hariç, o çoktan uzaklaşmıştı, herkes otobüse bindi. Bazıları, binmesi gereken otobüsün bu olmadığını bile bile binmişti. Bazı gençler ise telefondan başlarını kaldırmadıkları için hangi otobüse bindiklerini görmemişti.
Küçük çocuk bu yaşadıklarından çok etkilenmiş ve harap olmuştu, otobüsü beklemeden ve yağmurun, göz yaşlarını saklamasına izin vererek eve koşturdu. Eve vardığında dul annesi kapıyı açtı ve küçük çocuk hemen annesinin kolunun altından koşarak göz yaşları içinde odasına kapandı.
Annesi çok şaşırmıştı, ilk defa oğlunu ağlarken görüyordu. Yaptığı yemeği yarım bırakarak oğlunun yanına gitti; “Ne oldu oğluşum? Neden ağlıyorsun?” dedi anlamaya çalışarak.
Küçük çocuk sordu; “Anne, bugün yaşamak için güzel bir gün mü?”
“Evet oğluşum, bu yağmurun da bize söylediği gibi, her gün yaşamak için güzeldir!” dedi annesi gülümseyerek.
Küçük çocuk ağlayarak sordu; “Peki insanlar neden yaşamak istemiyor?”



























































