UMUDA YOLCULUK
Uyandığında gövdesi sırılsıklamdı. Döktüğü soğuk ter damlalarını teninde duyumsarken içini bir titreme kapladı.
“Bir karabasandı." dedi gözlerini ovuşturarak.
Yatağın içinde öylece kalakaldı. Bir ara gözlerini sıkıca yumdu, sonra yeniden açtı. Güne aynı duygularla uyanmanın nasıl bir içsel karmaşa olduğunu yaşayan bilirdi kuşkusuz.
Üzerini saran sarı, kalın örtüyü açıp gövdesine baktı. Gözleri ayak parmaklarını aradı. Onları oynatmayı denedi. Her sabah yeni bir umutla yaşama gözlerini açıyordu. Oysa bacaklarını hiçbir zaman değneksiz, doğru düzgün kullanamayacağının ayırdındaydı.
Geçmişte yaşananları anımsadığında kabuğuna çekilip kendiyle yüzleşiyor, yüreğindeki umut ışığı her geçen gün biraz daha sönüyordu.
Arda bundan üç yıl önce işe giderken kendisine bir arabanın çarpması sonucu ağır yaralanmış, altı ay boyunca geçici bakım merkezinde yaşama yeniden tutunmak için büyük savaşını vermişti. Sıkıntılı günlerdi.
Bir zamanlar onu delicesine seven kadın, ne acıdır ki Arda’yı bu durumda ardına bakmadan, bir başına bırakıp gitmişti.
Yaşadığı düş kırıklığı, genç adamın iyileşme sürecini derinden etkiledi. Arda’nın düşüncesine göre, tekerlekli oturağa bağımlı yaşamaktan da acıydı bu yaşadığı durum. Onu nasıl da sevmişti; çıkarsız, beklentisiz...
Arda’nın insanlara olan güveni o günden sonra yerle bir olmuştu. Usuna bu yaşananlar ne zaman düşse, gözyaşlarını tutamaz; hıçkıra hıçkıra ağlardı. Bu sabah da öyle oldu.
Akan gözyaşlarını elinin tersiyle ivedilikle sildi. Gözlerini ışıklığa çevirip yağan yağmuru izledi, uzun bir süre. Yağmur durmaksızın yağıyordu. Karşı kaldırımdaki sokak lambası kaldırım taşlarına ışıldarken gölgesinin derinliğinde bir gizi saklar gibi savruluyordu, bir o yana bir bu yana.
Arda uykulu gözlerini yavaşça açtı, derin bir soluk aldı.
Neyse ki gün ağarmıştı. Zaman yitirmeden bacaklarını iki elinin yardımıyla aşağıya sarkıtıp kollarından aldığı güçle, gövdesini yavaşça yatağın ucundaki tekerlekli oturağa bıraktı.
Yağmur gökyüzü aşağıya inercesine aralıksız yağarken, ışıklığa vuran damlaların tıkırtıları odanın sessizliğini nasıl da dolduruyordu.
Dışarıya çıkıp yağan yağmurun altında delicesine koşmayı ne çok isterdi şimdi.
Kim bilir belki bir gün yeniden yürüyebilecek, yeniden koşabilecekti. O gün gelene dek umudunu yitirmeyecekti. Söz vermişti kendine.
Düşüncelerinden sıyrılıp ivedilikle toparladı kendini. Çok yakın dostu olan Barış, birazdan gelirdi. Arda'nın çok arkadaşı yoktu. Barış ile çocukluk yıllarından bu yana sıkı bir dostluk içindeydiler. Birbirlerini hiç yalnız bırakmamışlardı. Barış çok iyi bir dost, iyi de bir dinleyiciydi.
Yunağa gitmek için büyük geçeneğe doğru ilerlerken hemen karşıda yere dikey olarak asılı duran, kenarları altın yaldızlı, ön yüzü gümüşlenmiş, babasının armağanı olan gözgünün önünde duraksadı; kendine baktı uzun uzun. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Yağlanmış saçları da parlıyordu.
Tekerlekli oturağın metal kollarına sıkıca tutunup oturağı yunağa doğru sürdü. Gür saçlarını, yorgun gövdesini sıcak suyla bir güzel yıkadı. Uzayan sakallarını da kesti.
Yunakta, kapının arkasında duran değneğin yardımıyla güçlükle soyunup giyiniyordu.
Her gün yaşanan bu zorlu savaşını, yaşayan bilirdi.
Biraz dinlenip ocaklığa geçti, çaydanlığın altını yaktı. Çayı, Barış gelmeden önce demlemeliydi. En güzel çay, demini almış olandı kuşkusuz.
Oyalanmadan çalışma odasına geçerek uzun zamandır üzerinde çalıştığı öyküye bir göz attı. Öykünün olay örgüsünde sıkıntılar olduğu düşüncesindeydi. Günlerdir yazıyor, siliyordu.
Gerçek yaşamdan esinlenen öyküler yazmayı seviyordu Arda.
Bugün bitireceği düşüncesiyle tam yazmaya odaklanmıştı ki kapının çanı çaldı.
Arda:
“Kim o?” diye seslendi, kapının arkasından.
“Benim” dedi, bir ses... “Sevil!”
Genç adam, kısa bir sessizliğin ardından tokmağı çevirip kapıyı araladı.
Sevil, karşı komşusuydu. Buraya taşınalı uzun zaman olmuştu. Evine yakın bir sağaltım merkezinde ebe olarak çalışıyordu.
Yıllar önce biricik eşini umarsız bir sayrılıktan yitiren Sevil, o zamanlar dokuz aylık gebeydi. Eşinin ölüm haberini alan genç kadının, ansızın doğum sancıları başladı.
Dölyatağındaki kasılma, o gece Sevil'in anımsadığı en son olaydı.
Gözlerini açtığında bir sağaltım merkezinde, yatakta yatıyordu. Başucunda annesi vardı. Ağlayan gözlerle bir yandan Sevil'in elini tutuyor bir yandan da göz pınarlarından akan yaşları siliyordu umarsızca.
“Bebeğim, bebeğim nerede anne?” diyebildi Sevil, yutkunarak...
Annesinin yanıt verebilecek güçte olmadığını duyumsayınca yüreğine kor yangınlar düşmüştü.
Bağırmak, çığlık atmak istiyordu; ancak ağzından tek bir sözcük dahi çıkmıyordu. Göz pınarları çağladı acıyla. Bebeğini yitirdiğini içeriye giren hemşireden öğrenmiş, dünya başına yıkılmıştı. Bebeği ölü doğmuştu genç kadının.
Sevil o gün hem eşini hem de yavrusunu yitirmişti. O günden sonra da yaşama küsmüştü.
Kapıda şaşkın bakışlarla Sevil'e bakan Arda, bugün çok yoğun olduğunu; ancak uygun bir zamanda kendisini konuk edeceğini tam söyleyecekti ki Sevil Arda'nın konuşmasını ağzına tıkayarak sağ ayağını kapının arasına sokup, basbayağı içeriye dalmıştı bile.
“İyi günler Arda, nasılsın? İki gündür seni göremeyince kaygılandım. Umarım iyisindir? Kek yapmıştım. Bugün izinliyim. Birlikte yeriz, diye düşündüm. Sana da uyarsa çok sevinirim.” diyerek keki kaşla göz arası Arda'nın eline tutuşturdu.
Kendine yakışan gülüşü, büyüleyici güzelliğine güzellik katıyordu. Beline doğru dökülen saçlarının bir bölümünü arkadan inci bir tokayla tutturmuş; üzerine de önden düğmeli, dizlerine kadar inen açık yeşil bir giysi geçirmişti. Olağanüstü bir çekiciliği vardı.
Arda, şaşkınlığını gizlemek için başını öne eğdi. Yüzünün kızardığını duyumsadı bir an. Sevinçten gözleri ışıldadı, avuç içleri terledi. Bir şeyler söylemek istese de ağzından tek bir sözcük çıkmadı. “Sevil’e olan duygularımı şimdilik gizlemeliyim.” düşüncesi, sancılı bir acıydı yüreğinde kuşkusuz.
Sevil Arda'nın kapıyı sessizce kapadığını görünce önce ayakkabılarını çıkarttı; sonra da geçeneğin solunda gözüne kestirdiği önleri açık sarı terlikleri ivedilikle ayağına geçiriverdi.
Odadaki sessizliği ilk bozan Arda oldu. Duygularını belli etmemeye çalışırken sesi titriyordu.
“Çay demlemiştim.” dedi, Sevil'e dönerek; “birazdan arkadaşım Barış çaya gelecek. Demini almıştır umarım. Sana kekin yanında bir bardak çay sunabilir miyim?”
“Şekersiz olsun.” dedi, Sevil; duyulur bir sesle...
Sevil içindeki kasırgaları Arda ile paylaşmak zamanı geldiğinin bilincindeydi.
“Seni seviyorum. İlk gördüğüm günden bu yana her gün her an seni düşünüyorum.” diye haykırmak, Arda'ya sarılmak istiyordu.
Kendini Arda'nın yanında güvenilir duyumsuyor, yüreği yaşama sevinciyle çarpıyordu. Ancak bu durumu ona söyleyecek gücü kendinde bulamadı. Yutkundu genç kadın.
Arda da aynı durumdaydı. Sevil'i her gördüğünde yüreği anlamlandıramadığı bir duyguyla coşuyor, genç kadının ona olan sevgisini anlamasından nasıl da korkuyordu genç adam.
Arda, bu düşüncesinin pek de usa sığar bir düşünce olmadığının ayırdındaydı; ancak benliğini kemiren sorularına bilinçli bir yanıt bulana dek susmalı, içsel duygularını şimdilik bastırmalıydı.
Aralarında kısa bir sessizlik oldu. İkisi de düşüncelere dalmıştı.
Arda'nın eli çayı Sevil'e vermek isterken birden kayınca, çay üzerine döküldü. Bir "ah" sesi çıktı Sevil'in ağzından. İvedilikle olduğu yerden fırlayıp masanın üzerindeki bir bez parçasını alarak Arda'nın bacaklarının üzerine dökülen çayı temizlemeye çalıştı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Yüreği acımıştı.
İlk kez bu kadar yakındılar birbirlerine. Sevil Arda’nın soluğunu yüzünde duyumsarken ona olan sevgisini dışa vurmaktan çok korkuyordu…
İvedilikle eğildiği yerden tam kalkacaktı ki Arda'nın saçlarına dokunmasıyla bir an olduğu yerde kalakaldı. Yüreği hızla atmaya başladı. Uzun yıllar özlemini çektiği bir duyguydu bu yaşanan.
“Sevil” dedi Arda; yarı duyulur yarı duyulmaz bir sesle. “Seninle konuşacaklarım var. Ancak söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum.”
“Seni dinliyorum.” dedi, Sevil ışıldayan gözlerle.
“Biliyor musun Arda, benim de sana söyleyeceklerim var.”
“Seni seviyorum.” dedi Arda, ansızın gülen gözlerle.
Sevil o an Arda'nın boynuna sarılıp “ben de!” dedi, “ben de!.. Delicesine seviyorum seni.”
Arda, Sevil'e tam bir şeyler söyleyecekti ki Sevil elleriyle Arda'nın ağzını kapattı; alnına bir öpücük kondurdu. Birbirlerine sıkıca sarıldılar.
“Sevgi engel tanımaz öyle değil mi?” dedi Arda, gözlerini Sevil'den kaçırarak...
“Gerçek sevgiler hiçbir zaman…” dedi Sevil, başını sevdiği adamın boynuna yaslayarak.
Genç kadının dudakları, Arda'nın dudaklarıyla buluştu. Tutkuyla öpüştüler. Bir ara kapının büyük bir gürültüyle çaldığını duydular. Gelen Barış olmalıydı. Kim bilir ne zamandan bu yana çalıyordu kapının çanını?
Birbirlerine bakıp gülüştüler. Sevil eğildiği yerden doğrularak, kapıya doğru yürürken akan sevgi gözyaşlarını gizlice sildi elinin tersiyle. Arda'nın kirpiklerinden de iki damla mutluluk gözyaşı çoktan düşmüştü bile yanaklarına.
Umuda yolculukta artık iki kişiydiler. Sevgi, nasıl da yüce bir duyguydu.



























































