SUNA'NIN SÜVETERİ
Herkese güzel günler diliyorum. Allah'ım hepinize sağlık, sıhhat, mutluluk, huzur versin inşallah. Her gününüz aydınlık olsun, hoş olsun güzelliklerle dolu olsun.
Bu bir temenni ama hayatı yaşadıkça hep de böyle güzel olmadığını ancak bakan gözler görebiliyor. Bizim de öğretmen olarak çabamız güzellikleri çoğaltmak, her şeyi daha da güzel yapmak.
Dış görünüşler sizleri hiç bir zaman aldatmasın, içeride neler yaşanıyor bilmeden karar asla karar vermemeli.
Ondört Eylül İlköğretim Okulu’nda çalışırken sabahları törenden sonra öğrencilerimi içeri aldığımda gözüme sürekli Suna takılıyor.
Çünkü hava sıcak olmasına rağmen her gün okula o sırtına sıkı sıkıya giydiği sökük, renkli iplerle örülmüş süveteriyle gidip geliyor.
Bu benim çok dikkatimi çekiyor.
Bakıyorum, süveter kızımın bedenini sıkı sıkıya sarıp sarmalıyor.
Hissediyorum, süveter kızıma küçük geliyor. Güzel kızımı sıkıyor...
Sanki gelişip serpilmesine engel oluyor. Bu durum benim gözümden kaçmıyor.
Kızımı çok seviyorum.
Kızımın ailesinin durumunu bildiğimden pek fazla da bir şey diyemiyorum.
Ama kızımın bu sıcakta, bu hâlde okula gelmesi de beni çok üzüyor.
Bir kaç gün sonra bahçede oyun oynarken daha fazla dayanamadım ve yanına gittim.
— Kızım nasılsın?
— İyiyim öğretmenim. Siz nasılsınız?
— Teşekkür ediyorum. Kızım merak ettim, bu sıcakta süveterini yine çıkarmamışsın? Hem bak, boncuk boncuk terlemişsin, sonra içeri girdiğinde ter sırtında kurur, hasta olursun.
Yüzünü yere doğru eğdi. Kıpkırmızı oldu. Kekeleyerek dedi ki “Öğretmenim, onu çok seviyorum. Çünkü onu annem ördü. O yüzden...
Bir şey diyemedim.
Kendi kendime dedim ki babası yok ya, herhalde annesine çok bağlı, ondan. Ama hissediyorum, bu iş sadece sevgi işi değil.
Bu cevap beni tatmin etmedi.
Çünkü süveter çok küçük; çocuğun bedenini sıkıyor.
Aradan epey bir zaman geçti, sıcaklar iyice arttı. Çocuğu o hâlde görünce dayanamıyorum.
O da bana görünmemek için epeyce bir çaba harcıyor.
Bunu seziyorum.
Bir gün dayanamadım, Suna’yı odama çağırdım ve konuşturdum, izah ettim. Çıkar bakayım şu süveterini. Yüzü kızardı, ağlamaklı oldu, (zoraki çıkarmakla çıkarmamak arası) yavaşça ve zorlanarak çıkarabildi.
Ohhh dedim rahatladın. Çok şükür.
Ama Suna başladı ağlamaya.
Kızım ne oldu? Susturamadım. Bekledim biraz rahatladıktan sonra dedi ki “Öğretmenim sizden özür dilerim. Size yalan söyledim.”
— Nasıl yani?
— Öğretmenim önlüğümün fermuarı bozuk, paramız da yok. Annem diktiremedi. Onun için süveteri giy kapansın, dedi.
Ben de o gün bu gündür hiç çıkarmadan süveteri üzerime giyiyorum...
Yıkıldım.
Kahroldum.
Yüreğim yandı.
İçim kavruldu.
Beynim uğuldadı.
O sıcakta elim ayağım buz kesti. Önce kendime, sonra sınıf öğretmenine, daha sonra annesine çok kızdım.
Kendi kendime çok hayıflandım.
Kendime çok kızdım.
Niye daha önce çağırıp konuşmadım, diye.
Tabii bazen kelimeler yetersiz kalıyor ya, öyle işte...
Hemen, yeni bir önlük alıp giydirdim.
Bozuk fermuarı yeniledim.
Suna’mın yüzü güldü.
Açıldı, serpilip saçıldı. Yüzü gülüyor. Artık benden kaçmıyor.
Şimdi her içeri girişte mutlaka gözgöze geliyoruz. Gülümsüyor.
Aynı papatyanın açılmış hâli…
***




























































