SANDIKTAKİ BEN
Bir sevdadır yolculuk, belki de bir yolculuktur hayat. Adresi meçhul olan bir yürüyüş, gemilerin yandığı bir liman; kalanı olmayan, gideni çok olan bir yolculuk.
İnsan bir muamma mı yoksa bir hikaye mi? Sorular çok, lakin cevaplar sanki müteşabih.
İnsan yüreği mahrem bir sandık gibi; çok şey saklı, çok şey gizli içinde. Her insan açamaz o sandığı; zira açmak için büyük bir cesaret ve erdem gerekir. Bu sebeple her insan yüzleşemez kendisiyle, görmek istemez gerçekliğini, durmadan kaçar kendinden.
Selin gece geç saatlere kadar uyuyamadı; sanki uykular onun gözlerine küsmüştü, saatlerce yatağında bir sağa bir sola döndü; ancak uyku davete icabet etmiyordu.
Çaresizce yatağından çıktı, kendine bir kahve yapıp eski ancak çok mütevazı odasına gitti. Odanın duvarları taş örme idi. Odanın içinde odayı aydınlatan gaz lambası, eski ama sevimli bir masa, masanın üstünde çok şirin eski bir sandık vardı. Sandalyesine oturdu, gözleri sandığa korkuyla bakıyordu ancak ona dokunmaya cesaret edemiyordu. Ne zaman elini uzatsa elleri titriyor ve sandık sanki onun ellerini geri itiyordu. Selin'e o sandık adeta bir alev topu gibi görünüyordu.
Kim bilir o sandıkta neler birikmişti; nice yarım kalmış hikayeler, devasa yaralar vardı ya da en önemlisi de o sandıkta nasıl bir Selin vardı, kim bilir? Selin, o sandığa bakarken acaba yarım kalan hikayelere mi, devasa yaralara mı, yoksa kendine mi odaklanıyordu?
Neyi, niçin görmek istiyordu ve neden korkuyordu? Ve “korku onu köleleştiriyordu”; lakin o bunun farkında değildi.
Zaten insan böyle değil mi? Hep farkında olmadığımız şeyler ile kendimizi yönetmiyor muyuz?
Kahvesini bitiren Selin, sandığa dokunamadan kalkıp yatağına gitti.
Esrarengiz sandığa dokunmak kolay değildi. O sandık yine açılmadı, yine kapalı kaldı. Sandık güçlü bir irade ve cesur bir aklın kontrolünde olan bir el istiyordu. Ne yazık ki o el Selin'in eli değildi.
Selin'de korku hakim olunca sandığa hüzün çökmüştü.
Selin ve sandık barışmalıydı, korkular dağılmalıydı, uykusuz gecelere veda edilmeliydi. Sandığın anahtarı Selin'deydi ancak o sandığı açacak irade yoktu.
Geceyi uykusuz geçiren Selin, sabahın erken saatinde evin bahçesine geçti. Güneşin doğuşuna baktı, ufuklara yavaş yavaş bir aydınlık yayılıyordu. Karanlığın düşmanına hayranlıkla bakmaya devam etti. Sanki güneş ona gülümsüyordu. Ve içinden bir ses ona şöyle haykırıyordu: "Doğumlar sancılı olur. Doğmamak için neden çırpınıyorsun? Şayet bu güneş doğmasaydı karanlıklar dağılır mıydı?"
Bu haykırışlar karşısında sanki Selin'in aklı titredi. Koşar adımlarla taş duvarlı odasına gitti ve sandığa büyük bir cesaretle bakıp "Ben geldim." dedi. Ellerini uzatıp sandığı açtı, içinde bir tomar mektup vardı. Mektupları birer birer okuyordu. Kırk yedinci mektuba gelince onu da büyük bir heyecanla okumaya başladı. Okurken gözlerine güneşin aydınlığı yansıyordu.
***
Editör: Nevin Bahtışen


























































