SAATÇİ ÇIRAĞI VE TİK TAKLAR
Ne zaman Bankalar Caddesi'ne uğrasam gözüm bir saatçi dükkânı arardı bir de sahafların vitrinlerinde eksik etmediği şu meşhur kitap, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü.
Hayatımda iz bırakan bu kitabı gençlik yıllarımda okumuştum. Ondan etkilendim olacak. Belki de o yüzden değildir. İşte caddelerde bir saatçi dükkânı göreyim hele. İçimdeki gençlik, dostluk, sevgi kıpır kıpır oluverirdi.
Saatçi dükkânının vitrininde bir köstekli saatin bir guguklu saatin gözlerimin içine baktığını görürdüm. Ahşap, bakır, emaye, pirinçten yapılmış saatler… Hepsi ayrı telden ses çıkarırdı.
Tik-tak… Tik-tak…
Yeni moda dedikleri saatlere rağbet artınca antika saatler tozlu raflarda unutulmuştu şimdilerde. Osmanlı zamanında tacirlerin Galata Limanı’na getirdiği antika saatler dikkatimi daha çok çekerdi. Bütün saatler sanki bu küçücük dükkânın içinde görsel şölen yapardı. Zamanın kalbi burada atardı âdeta.
***
Yıllar önceydi. Kısa boylu, kambur, elleri kıl yumağı gibi ihtiyarlamış babam elimden tutup köylümüz Saatçi Harun Usta’nın dükkânına getirdi beni. Bizi görünce çok mutlu oldu, Harun Usta. Tezgâhın arkasında saatleri tamir eden oğluna çay söyletti.
Babam Harun Usta’ya köyü, o da babama şehirde işlerin nasıl gittiğini anlattı. Konuyu bana getirdiler. Okulumun bittiğini, benim bir ustanın yanında zanaat öğrenmemi istediğini söyledi babam. Harun Usta’nın yanında hatırımız çoktu. Bunu sonraları daha iyi anlayacaktım. Oğlu Tahsin şehir dışındayken dükkâna göz kulak olacak birini aradığını söyledi usta. Hatta yalnız yaşadığı evinde bile kalabileceğimi duyunca heyecanlandım. Onlar konuşmaya devam ederken saatlere dokunmaya başlamıştım. Tahsin, ben saatlere dokundukça ters ters baksa da içimde kelebekler uçuşuyordu. Ona daha ilk günden ısınamadım.
Babam, köy dolmuşlarının kalkacağını söyleyerek ustadan müsaade istedi. Beni ustama emanet ederken evde de sıkı sıkıya tembihlediklerini tekrar etti. Bir hata yapmışım gibi çenemi yukarı kaldırarak söz vermemi istedi. Ona yüzünü kara çıkarmayacağıma, akıllı olacağıma dair söz verdim. Babamdan korktuğumu anlayan kavruk tenli, orta yaşlardaki ustam sakinleşmem için gülümseyerek başımı okşadı. İlk günden sevmeye başlamıştım onu.
***
Ustam çok kitap okurdu. Karşı dükkândaki sahaftan ödünç kitaplar alırdı. Saatleri her gün kurar, siler, okşardı. Saatleriyle konuşurken görürdüm onu. Annem de köyde tenekelerde beslediği çiçekleriyle konuşurdu. Ustamın bu durumunu garipsemezdim. Saatlerle konuşmak zamanla bende de alışkanlık yaptı. Hatta Tik-tak ismini bile koydum onlara. Tik-taklarla anlaşmaya başladım.
Ustam öğle ezanına kadar Tik-takları tamir ederdi. Babamın tarlayı nadasa bıraktığı gibi saatleri dinlendirir, sıra yavrularımda, derdi. Kitaplarını eline alır, sayfalarda kaybolurdu. Kara kaplı, tozlu, cildi bezinden ayrılmış tarihi defterine notlar alırdı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabını başucundan ayırmazdı. Kitaptan bazı bölümler de okurdu bana. Hayri İrdal’i kendime, ustamı da Nuri Efendi’ye benzetirdim. Hayri İrdal da hayatı benim gibi ustasından öğrenmişti. Ustamdan cüsseli olsam da onun yanında sesim tiz, cılız çıkardı. Ustama kitaplarla aramın olmadığını ama bu kitabı beğendiğimi söylerdim. O, babam gibi değildi. Hiç kızmazdı bana. Kafasını önüne eğip sadece gülümserdi.
Ustam; üç arşınlık rakkaslar, beş buçuk arşınlık saatler, çapı bir arşından büyük çarkların çizimlerini yapıp dururdu. Her gün aynı ritimle çalışır düzenini devam ettirirdi. Saat çarklarının, sarkaçların, taksimatların, zembereklerin arasında harikalar yaratıyordu.
Bir gün Çavuş köyünün muhtarının saatini tamir ettim kendi başıma. Saatin mihverinde yeni bir diş açarak ikinci ibreyi taktım. Akreple yelkovanı çark düzeneğine iki dişli daha ilave ettim. Ustamdan öğrenmiştim bunları. O, kitaplardan öğrenirdi çoğu bilgiyi. Takiyyüddin de öyle yazıyormuş. “Aman ha. Ayarını kaçırma. Dikkat et!” diye uyarırdı beni. Ustamın sesiyle saatlerin tıkırtısı ritim yapardı âdeta. Tik-tak… Tik-tak… Çavuş köyünün muhtarı bizi izleyip hayran kalan ses tonuna yüklenerek, “Harun abi, çırağın elini iyice almış. Sırtın yere gelmez artık.” deyince o da gururlandı. “Doğru söylüyorsun muhtarım. Boynuz kulağı geçti.”
Ustam işten erken ayrılırdı. Ben de masanın altına kurduğum tezgâhta elimde kalan işimi bitirirdim. Bankalar Caddesi ıssızlaşır. Karanlık çökerdi sokaklara. Duvar saatlerinin ışığıyla çalışmayı severdim.
Bir gün tamir işleriyle uğraşırken kapının altından dumanlar sızdığını gördüm. Kesik kesikti. Yutkunamıyordum. Öksürüklerim arttı. Etrafa bakıp yanık kokusunun bizden olmadığını anladım.
Kendimi zor attım dışarı. Bankada yangın çıkmıştı. Fakat etrafta kimse yoktu. Korkuyordum. İmdat! bile diyemedim. Üstüne itfaiyeci tulumbası giymiş iki adam gördüm. Masanın altına sıvıştım. Tulumun içindeki adamlar itfaiyeci değil. Soyguncuydu. Bankayı kundakladılar. Ateşle yüzleri aydınlandı. Biri ustamın oğlu Tahsin’di. Gözlerime inanamadım. Filmlerde görürdüm bu sahneleri. Nutkum tutuldu. Ustam uzun bir zaman sonra dükkâna geldi. Akreple yelkovanı üst üste binmiş saati göstererek neden hâlâ eve gelmediğimi sordu. Yangından haberimin olmadığını, dükkânda uyuyakaldığımı söyledim.
Tahsin, bankayı kundaklayıp sıvışırken enselendi. Ertesi gün delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. Tahsin’in paçayı nasıl kurtardığını anlamadım ama iyi hâl oyuncusu olduğu belliydi. O günden sonra tırsmaya başlamıştım ondan. “Kurt olmaktansa çoban kapısında kul olmayı menfaatlerine ve hayallerine daha uygun gör.” diyen annemin sözlerini getirirdim aklıma.
Ustam, bir gün dükkândan erken ayrıldı yine. Eski saatleri tamir ediyordum. Dükkâna hiç uğramayan Tahsin gelmesin mi? Öyle, palas pandıras! Tahsin, yanında yabancı iki kadın. Birinin saçları pembeye boyalı. Ötekinin kıpkırmızı ruju dudaklarından taşmış. Kafası erkek tıraşlı. Tahsin, ustamın antika diye sakladığı saatleri bu ne idüğü belirsizlerin kollarına taktı. Kadınlar, kollarındaki saatleri hayranlıkla seyrediyordu. “Nasıl güzel parçalar Tahsin abi?” Tahsin içinde hınzır düşünceler barındıran sesiyle haftaya bir parça daha gelecek. Çarkları kırmızı. Taşları üstünde şimendifer resimli gümüş kol saati, dedi.
Kadınlar, “Yaşa Tahsin abi. Paşa Tahsin abi.” diyerek Tahsin’i alkışladılar. Şamata uzadıkça sıkıldım. Nefesim daraldı. İçimdeki çıtırtılar kocaman çatırtıya dönüştü. Aynur ablanın akşam yemeğine çağırdığını söyleyerek dükkândan çıktım. Haftaya gelecek olan saati Tahsin’den önce almanın planlarını kafamda kurmaya başladım.
Aynur abla henüz evlenmemişti. Gözleri yeşil, sırma saçları göstermiyordu yaşını. Dükkânda gördüğüm kadınlar gibi sahte değildi gülüşleri de. Yüzü güneşe dönük ayçiçeği gibiydi. Mutfağa gidip ona yardım ederken gözüm duvardaki eski bir fotoğrafa takıldı. Aniden “Aynur abla, rahmetli anneniz bu Tahsin’de ne buldu?” deyiverdim. Bu çıkışıma önce şaşırdı. Sert bakışlarını üzerime dikti. “Tahsin abin senin asker arkadaşın mı?” Sesim sokaklarda sağa sola çarpan turuncu yapraklar gibi hışırdayarak, “Tahsin ağbi…” diyebildim. Az önce kızan o değilmiş gibi, “Herkes sordu bunu. Öldü de kurtuldu annen, diyen bile oldu.” Gergin havanın esrimesiyle gülerek, “Aha-ha! Öldü de kurtuldu.” dedim. Efkârımızı açık pencereden atarak kahkahalara boğulduk.
Annesinin ona “mendebur” herif dediğini de söyledi. Tahsin’le evlenmeyi hiç istememiş kadıncağız. Ustamda hatırı olan babam, Tahsin’in kolunda altın bileziğinin olduğunu, köyde sürünmemesini söyleyerek evlenmelerine aracılık etmiş meğer. Bunları ilk kez duyuyordum.
Duvarda daha önce fark etmediğim bir antika saate dalmıştım. Ustam Tahsin’e, “Antika saatlerin alıcısı var mı?” diye sordu. Tahsin, yerinden kaykıldı. “Ha! Baba o işi bana bırak.” diyerek tehditkâr bakışlar attı. Küllenmeyen öfkesi alevlendi. “Ulan Salih. Ne bakıyorsun? Dik dik?” dedi. İçimdekini okuyordu mendebur. “Sen de iyi tamirci oldun. Hadi. Masanın altına kurdun bir tezgâh!” Hiç oralı olmuyordum soğuk laflarına. Gözüm duvardaki saatteydi. Akıllara ziyan bir tasarımdı bu. Rakkasları altın suyuna batırılmış. Rakkas çarkları da çeliktendi. Baltaları ve sarkaçlar pirinçten. Akrep ve yelkovanı gümüş kakmalı bir saatti. Duvar saatini incelediğimi gören ustam, “Osmanlılardan kalma bir parçadır. Tahsin getirdi, İstanbul’dan,” dedi.
Nereden buluyordu bu parçaları? Yabancı kadınların kollarına taktığı saat de aklımdaydı hâlâ. Tahsin ustama haftaya gelecek olan saatlerden hiç bahsetmiyordu. Ne yapıp edip o parçaları kadınlardan önce alacaktım. Asimetrik dalgalar zihnimin köşelerinde çarpıyordu. Ustamın sesiyle irkildim.“Saatin kullanımına dair bir risale var. Yarın inceleyiver Salih.” dedi. Tahsin, “Lan kurbağa! Eğer tamir edersen sana hediye edeceğim.” diyerek dalga geçmeye devam ediyordu.
Tahsin’in yıvışık kahkahalarıyla zaman büyük bir duraklamaya girmiş sanki yüzyıl geçmiş gibiydi. Ertesi gün saatin ayrıntılarını incelerken hayran oldum. Tarihi eser olmasından korktum. Belaya bulaşmaya hiç gerek yoktu. Netameli bir işti bu. Tahsin, bulunduğu ortama hükmeden aurasıyla başıma dikilmiş bekliyordu. “Benim allı pullu balığım bu saat. Dükkâna getiririm birazdan, yürü git.” dedi. Kendini kerli ferli bir babayiğit sanıyordu. Bu niye işkillendi şimdi? Akşam tamir etmemi söylemişti. Sabah ne mendeburluk düşündü? Akşamüstü kese kâğıdına sardığı allı pullu balığını dükkâna getirdi.
Saati ustamla inceledik, Takiyyüddin’den ilham alarak yine. Önce gerekli aletleri tezgâhın üstüne koyduk. Ustam saatin arkasındaki plakayı söktü. Ben saatin zembereğini çıkardım. İbresini saat başına getirdim. Bekledim. Saatin çalışmasını ustamla beklerken hayran kaldık. En iptidai haliyle yeni çatırdayan tohumun hisleriyle sarıldık birbirimize. Tahsin, fesat bakışlarını üzerime dikti. Aferin lan kedi olalı bir fare tuttun, diyerek bir şaplak vurdu enseme. Bir şaplak bir şaplak daha… İçimde susturamadığım gizli bir özne canıma tak etse de beklediğim saati alana kadar zulümlerine sabredecektim.
Nihayet beklenilen yeni mallar dükkâna geldi. Ama Tahsin ortalarda yoktu. Fırsat bu fırsattı. Tarif ettiği çarkları kırmızı taşları, üstünde şimendifer resimli gümüş kol saatini hemen cebime indirdim. Kalbimin ritimleri normaldi. Rahattım. Saatle ben birbiri için ateşe atılmaya hazır, birbirinden ayrılmaz iki arkadaş olduk. Şimdi de bu saati korumanın yollarını düşünecektim.
Gündüz, gece sarmaş dolaş olacağımız birbirimize dertlerimizi anlatacağımızı düşünerek çıktım dükkândan. Tahsin saati bulamayınca deliye döndü. Ustam olmasa benim çaldığımı bile iddia edebilirdi. Saati bulamasın diye nerelere sakladım. Gece yatağa girer girmez avucuma aldım. Kulağıma koyup Tik-tak seslerini dinledim. Dünyalar benim olmuştu.
Tahsin, ustamın dükkâna erken gitmesini fırsat bilip sabahın erinde kapıya dayanınca saati içliğimin cebine indirdim. İçeri girer girmez haykırmanın her tonuyla yüklendi sesine. “Lan kurbağa. Çaldığını biliyorum. Çıkar saati, yoksa…” deyince haberim yokmuş gibi gözlerimi ovcalayarak “Ne saati ya?” dedim tekinsiz. Daha cümlemi bitirmeden beni duvara çarptı. Tekmeledi. Tekmeledi. Kanlı tükürükleri yutarken yere kıvrandım. İçimden midemi, kalbimi, ciğerlerimi, kafamdan aklımı alabilirdi. Ama saatimi asla! Onu Tahsin’e vermedim.
Tahsin evden gidince saatimi çıkardım. Artık işlemiyordu. Ağladım. Beni görünür kılan nesnem işlevsizleşti. Tahsin’e ihanetim beni bir seçim yapmayı zorunlu hale getirdi. Dükkâna gitmedim. Cebimde bozuk saatimle köy dolmuşlarının kalktığı durağa gittim. Dolmuşa bindim. Köyün kanalına gelince dolmuştan indim. Bozuk saatimi çıkardım. Sonra suyun üstüne yavaşça bıraktım. Döne döne batmaya başladı. Gözden kayboldu. Hâlâ bakıyordum. Gözlerimden yaş boşanıyordu. Bekledim bekledim. Saatim kanalın içindeki girdapta kaybolana kadar bekledim. Karanlık çökünce köydeki evimizin yolunu tuttum.
Mevsim sonbahar şimdi.
Güneşinde iç titreten teşrin rüzgârları. Ne zaman bir saate baksam geçmişi, zamanın adımlarına nasıl ayak uydurduğumu düşünürüm.
Tik-tak… Tik-tak…



























































