ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 23-10-2024 20:34   Güncelleme : 26-10-2024 00:48

Rüya /Ayşe Gürkan

Ayşe Gürkan -RÜYA

Rüya /Ayşe Gürkan

RÜYA

Yatağa uzandığında bedeninin tüm ağırlığı ile yatağa  gömüldüğünü fark etti. Bu ağırlık tek bir bedene ait olamazdı. 1,2,3… kaç bedenin yükü vardı üzerinde?

Belki tüm dünyanın yükü, ya da sadece yorgunluk…
Bu düşüncelerle daldı uykusuna, tüm ağırlıkların kaybolduğu uykusuna.

Dünya tüm ağırlığı ile dönerken, o uykuda hafifliyordu. Gece ilerledi, ay tam da gökyüzünün en tepesine yerleşti. Penceresinin açık kaldığının farkında olmadan, gece ayazında hafifçe salınan perdenin açıklığından  üzerine yansıdı bir parça ay ışığı. İlk parçaya ulaşınca ışık huzmeleri, açtı gözünü ilk parça.  En altta kalınca uyumak zor olsa da ışık gelmeseydi gözüne, nefes almakta zorlansa da devam ederdi uyumaya.  Özgürlüğün kısıtlayıcısı olarak hep suçlanmaktan her şeyi kabul eder olmuştu, nefessizliği de kabul ederdi ama ay ışığı aydınlatmıştı bu gece onu.  Asıl sıkışıp kalanın kendisi olduğunu nasıl anlatsaydı ki? Sıkışıp kalmıştı işte. Biraz debelenmeye çalıştı. Sağa dönmek istedi, biraz sol. Doğrulmaya çalıştı, olmadı. Artık sığmıyordu bu bedene, sığmak istemiyordu da. Ama nasıl terkedebilirdi burayı. Artık buraya ait değildi. Her şeyin suçlusu olmaktan da bıkmıştı.

“Ne faydan var ki bana, zorlaştırıyorsun hayatımı!” bıkmıştı bu sözlerden. Artık çekip gitmeliydi. Ne hali varsa görsün. Ama nasıl olacak?

“Biraz daha ay ışığına ihtiyacım var. Hadi ama biraz daha ay ışığı.”

O kadar karanlıktaydı ki önünü görmesi için biraz ışık.  Duymuş muydu evren? Sanırım evet, bir parça daha ışık geldi ve ışıkta uçan parçacıklar. Birden gıdıklanmaya başladı ve kıkırdamaya. Sesini kısmaya çalıştı, uyandırmamalıydı diğer parçaları. Muzırluk hoşuna gitmişti. Gevşemişti, daha rahat hareket ediyordu ve bir hamlede kurtardı kendini. “Heyy!  O da ne?”

Bu kadar kolay mıydı? “Ee ne olacak şimdi?”
Diğer parça açtı gözlerini. “Hey neler oluyor?”

Aşağıya baktı. Gözlerine inanamadı. Yoktu, gitmişti en alttaki parça. O anki mutluluğunu ve heyecanını anlatmaya kelimeler yetersiz kalırdı. Bugüne kadar engellenmişti hep. Özgür ruhu dağ, tepe uçmak istiyor, denizin en dibine dalıp, en yüksek dağın zirvesinde dinlenmek istiyordu. Balıklar ile yarışmak, kuşlar ile süzülmek, en derin okyanusları keşfetmek, en yüksek ağacın üzerinden Kafdağı’na ulaşmak istiyordu. Ama ah yok muydu o ilk parça onun yüzünden  hiçbirini yapamıyor, mecbur tüm özgür ruhunu dizginliyordu. Ama işte sonunda yoktu, gitmişti. Neredeydi peki? Ne önemi vardı ki. Ah özgürlük, özgürlük. Veda bile etmeden asıl bedene, uçup gidiverdi o da.

Sabah esas beden uyandı. Tuhaf hissediyordu. Gerçekten tuhaf. Ne yukarıdan, ne aşağıdan hiç çekiştiren yoktu. Tuhaf bir iyilik hali ama… Ama boşluk. Yalnız kalmıştı. Ee onun istediği de bu değil miydi? Çöpsüz, sapsız kalmayı dilemişti. Olmuştu sonunda da. Ama neden iyi hissetmiyordu kendini.

Çünkü sınırsız kalmıştı. Dağılmıştı, parçalanmak üzereydi. Neresi sınırı olacaktı. İyiyi, kötüyü nasıl ayıracaktı. Pelte gibiydi. Bir dokusunun dahi olmadığını hissetti. Ölüm gibi bir şeydi.

Karanlıktan kurtulan ilk parça  ve sonsuz özgürlüğe kavuşan diğer parça da  da aslında aynı duyguyu paylaşıyorlardı. Ölüm gibi bir his, parçalanmışlık.

Ne yapacaklardı? Ne olacaktı? Derin bir sessizlik kapladı odayı. Herkes bekledi, ışıyan gün bekledi, hafif rüzgâr ile salınan çiçekler bekledi. Bu sessizlik içinde vızıldaşmaya korkan arılar pencerenin pervazına konup beklediler. En aydınlık günlerdeki umutlar bekledi. Gece oldu, gece kuşları bekledi, uyuyamayanlar bekledi. Ama bir şey olmadı.

Asıl parça yorgunluğunu özledi, kararsızlığını, isyanını.  Bu üç parça hep birlikte vardı, yaşam üçü olur ise var olacaktı. Bazen birlikte sınırsız özgürlüğü hayal edeceklerdi, 1. Parçanın desturu ile kendilerine gelecek belki de dipsiz okyanuslarda boğulmaktan kurtulacaklardı. Bazen kendilerini dipsiz bir kuyuda bulacaklar ama 3. Parçanın özgür ruhu ile bu dipsiz kuyudan nehirlere akacaklardı.

Sabah camdan sızan güneş ışığı uyumakta ısrarlı olan adamı sıcacık kucakladı. Yavaşça açılan gözler, heyecanla etrafa baktı. Nasıl bir rüyaydı gördüğü? Hızlıca yatağından doğruldu aynaya bakma isteği ile. Bir an aynada kendini göremeyeceği duygusuna kapıldı, uyumaktan şişen gözlerini gördüğünde derin bir soluk aldı. “Bundan sonra yatmadan önce bu kadar yemek yok, ne rüyalar ne rüyalar, hatta kabuslar doluyor geceme” diye mırıldanırken ‘Kâbus, mabus ama ne pastaydı birader, afiyet bal şeker olsun” diye mırıldanan tarafını da duydu.

Muzır bir gülümseme belirdi aynada, kime ait olduğu bilinmeyen, ya da her üçünden izler taşıyan…

Editör: Hamiyet Su Kopartan

EditörEditör