MANOLYA KOKUSU
Sultan, iyi bir kadındı. Sessizdi. Kocasını severdi. Dayak, küfür her ne kadar kötü huy varsa bünyesinde barındıran bir kocası vardı. O mağrur, zeytin gözlü karısına gün yüzü göstermezdi. Sultan, belki çocukları için katlanıyordu ona, çaresizlikten. Belki içten içe biriken bir öfkesi vardı. Çok içtiğinde bile kocası için üzülür;
“Eller gibi sarhoş masalarında içmez. Evde kendi kendine... Kime ne?” der, sustururdu elin ağzını.
Sultan, tarlada çalışır. Ekmek eyler. Su parası çok gelmesin diye sarnıçtan çektiği suyla yıkardı çamaşırı, bulaşığı. Titizdi kocası. Cimri. Bilirdi. Şehirde bir tamirci dükkânında yevmiyesine çalışan kocası, Ay yüzünü gösterince elinde kese kâğıdına sarılı rakı şişeleriyle gelirdi eve. Akşam yemeğini beğenmez, homurdanırdı. Huysuz. Bu coğrafyada kadın kısmı kocasına karşı gelemezdi. Buna alıştırılmıştı. Baba ocağına geri dönse de sığıntı gibi yaşamak kolay değildi.
***
Kayınvalidesinin eviyle bitişikti tek göz odalı evleri. Ne zaman gürültü patırtı olsa koşar gelirdi yaşlı kadıncağız. “Bana vur. Gelinme vurma oğlum!” diyerek kapanırdı Sultan’ın üstüne. Ona “herif kısmı yaş aldıkça oturaklaşır. Sabırlı ol kızım.” derdi. Yaşlı kadın oğlunu da tembihlerdi. Dinlemezdi aksi adam onu. İçindeki kuyularda derin kovuklar açan anasınaydı asıl öfkesi. Şehirden istediği kızı almamıştı zamanında. Manolya kokulusunu. Yabandan gelen karı kısmının köye ayak uyduramayacağını, yarın bir gün çekip gideceğini söyler, sustururdu oğlunun yanık yüreğini.
Sultan’ın kocasının eski yavuklusundan haberi yoktu. Tembihliydi adam anasından. Ona huysuzluğundan böyle davranır sanırdı. Birgün üstündeki yük kalksın, ferahlayayım istedi adam. Her şeyi anlatmaya karar verdi karısına. Sinirli bir zamanında saydı döktü içindekileri.
“Seni anam için aldım. Ben eski sevdiğimi, manolya kokulumu istiyorum.” dedi.
Sultan’ın yüreğine indi. Kilitlendi öylece. Günlerce sustu. Kayınvalidesine de küstü. Zamanında oğlunun takıntısını söylemedi bana diye. Anası bir gün ambara çekti oğlunu. Sultan’dan habersiz. “Gençlikti. Dalgaydı. Üç çocuk. Aklını başına topla oğlum.” diye başladı yine nasihatlere. Adam tuttu anasının dal gibi narin omuzlarından.
“Sevdiğimi isterim ben ana. Manolya kokuluma gideceğim.”
Oğlunun pençesinden silkelendi yaşlı kadın. Oturdu bakır bakracın üstüne. Etrafa baktı. Uzun uzun düşündü. Dirgeni alıp oğlunun böğrüne saplamayı, onu samanların içine gömmeyi belki... Üstünden kilitleyip aç susuz bırakmayı. Her şey geçiyordu aklından. Ama o, sadece ilendi oğluna.
“Şu ahir ömründe vay başıma gelene... Ah, sarhoş köpek! Gidinin tohumu. Hay seni doğuracağıma taş çatlasaydım.”
Vurdu kapıları oğlunun yüzüne gözlü yaşlı gelininin yanına gitti. Başka kadın getirtmem bu eve kızım. İçini rahat et, diyerek ona kocasına sahip çıkması için talimatlar verdi. Sultan, kayınvalidesinin sözünü tutardı. O, ne söylediyse yaptı.
Boşunaydı çabası ama. Bir gün adam aldı karşısına aldı Sultan’ı. Konuştu onunla.
“Evlendiğimizden beri gönlümü hoş ettin. Günahına girdim. Ne etsen boş... Manolya kokulumu aklımdan çıkaramıyorum. Git babanın evine.” dedi tekinsiz.
Yine de gitmedi evden, Sultan. Kayınvalidesinden tembihliydi tabii. Ne zaman “Sultan” diye başlasa söze oturuveriyordu kocasının kucağına. Ağzından manolya ismini duyunca karıştırıyordu lafı. Kocasının en sevdiği tatlıları yapıyordu. Sütlacı, zerde tatlısını... Sevdiğimle kendisini karşılaştırıyordu. “Manolya kokulunda ne varsa ahırdaki sarı kızda da o var.” diyordu. Daha önce hiç yapmadığı cilveyi, nazı yapıyordu. Adamın nazarında köylü kızıydı hâlbuki. İçi almıyordu, onun ahır kokusunu. Aklı türkü gibi karıydı, dediği manolya kokulusundaydı. Sultan kocası yanından kalksa da pes etmiyordu. Karanfilli reyhan şerbet yaptığını söyleyerek uzatıyordu adamın çilesini. Kucağına oturmak için bir kez daha yeltendi. Kocası onu itekleyerek; “Bırak oyunu. Pörsümüş karı. İçin kurumuş senin.” dedi. Sultan, yere yuvarlanır yuvarlanmaz ayaklarına kapandı kocasının. Yapıştı sülük gibi. Kayınvalidesinin bir talimatı da buydu. Ne yaparsa yapsın vazgeçmeyeceksin kocandan! Sultan; “Etme gözünü sevdiğim, iki ciciğe, bir kokuya karı mı boşanır? Üç çocuk doğurdum sana. Manolya kokulun da çocuk yapsa, çapaya gitse o da pörsür.” dedi ağlayarak.
Kocası sarhoştu savurdu tekmeleri karısının kabalarına. Onun Manolya kokulusunu görmeden kendini karıdan saymasına kızdı. Sultan, acındırıcı sözler söyledi arkasından ağlayarak. “Bunca sene kahrını çektim. Emeğime yazık ettin.” dese de kocası öfkelenerek; “Eh yeter be! Bıktım usandım artık. Gururlu ol biraz.” diyerek, çıktı gitti evden. Yaşlı kadın; talimatlarının oğluna sökmediğini anladı. Oğlunun ondan yılların intikamını nasıl aldığını gördü. Sultan, baba ocağına döndü -çok az kadının cesaret ederek yaptığı işti bu- Çocukları da yanında götürdü. Giderken son sözü,
“Sultan’ın gururu neymiş görecek. Gitsin Manolya koklasın oğlun!” oldu. Kayınvalidesi ne dil dökse dinletemedi. Yolundan döndüremedi gelinini.
***
Adam Manolya kokulusunu tanıdığı mekânlarda, pavyonlarda, aradı her gece. Ona benzeyen kadınlara sordu. Tanımadılar.
“Hepimiz Manolya’yız burada. Buraların tozunu yutanın bir adı olmaz. Arama boşuna. Bulsan ne yapacaksın.” dediler. Anası bile vazgeçirememişti bu sevdadan. Anlamadılar adamı. Aradı... Aradı... Yoktu Manolya kokulusu.
Adam eve döndü aylar sonra. Kapıyı beli iyice kamburlaşmış, kınası akmış anası açtı. Suratına tumturaklı bir tükürük yapıştırdı oğlunun. Ev ölü evi gibiydi. Sessiz. Çocuklarının cıvıltısı da etrafında pervane gibi dönen Sultan’ın yeli de kesilmişti. Daha eve gelir gelmez gün saymaya başlamıştı. Sultan çocuklarıyla dönecekti ona elbette.
Günlerdir oğluyla konuşmayan yaşlı kadın, sonunda ağlayarak anlattı. Sultan’ın akrabalarından duymuş. Ağaları köy yerinde laf söz olur diye karşı köyden emekli, dul bir adama vermişler. Veli’ymiş adı. Adı gibi dervişmiş. Sarhoş kocadan gün görmedim. Bu adamın sigortası da var, diyerek razı kalmış Sultan. Çocukları da yanında götürmüş. Kocası devletten aldığı maaşını Sultan’a verirmiş, çok iyi davranırmış ona. Ev işlerinde yardım edermiş, birlikte yaparlarmış yemeği. Makine yıkarmış çamaşırı, bulaşığı da. Kocası Sultan’la çocukları hafta sonları şehre götürür, yeni elbiseler alırmış.
Anası duyduklarını anlattıkça oğlunun içinde sayısız düğümler atılıyor, iç organları kopmuş gibi acı çekiyordu. Şimdi bu düğümleri nasıl çözeceğini düşünüyordu. Saydıkça hiç bitmeyecekmiş gibi uzuyordu günler. Ağaçlar dallarına su yürütüyor, tomurcuklar patlıyordu. Çiçekler açtı. Meyveler tüylerini döktü, olgunlaştı. Mevsimlerin nevri döndü. Yapraklar sarardı. Döküldü. Sultan da çocuklar da dönmediler. Zaman geçtikçe hayat anlamını yitiriyordu. Sultan’ sız -evini ev yapan kadınsız- sürgün bir it gibi yaşadığının, hiç olduğunun bilincine varmıştı adam.
***
Bir hafta sonu karşı köyün dolmuşlarının kalktığı yerde bekledi adam. Sultan’la çocuklarını. Ayaklarına ayrık otları dolanmış gibiydi. Özlemi, hırsı içinde birikmiş çığlık çığlığa bir cümle kurmak istedi onları mutlu görünce. Kaşları öyle çatılmış, yüzü öyle asık hâlde seslendi onlara.
“Aslan parçalarım. Sizi çok özledim.”
Çocuklar irkildi. Korktu babalarından. Tanımıyormuş gibi yaptılar. Veli’nin arkasına saklandılar. Baba kurtar bizi, dediler. Adam, kendisine değil Veli’ye “baba” demelerine bozuldu. İlk kez ‘o an’ pişman oldu onlara yaşattıklarından. Utandı. Kendi uçurumunda sarktı umarsız.
Sultan, eski kocasına nispet edercesine yeni elbiselerinin içindeki pörsümüş vücudunu dikleştirdi, Veli’nin elini tutarak. Ahır kokulu Sultan gitmiş, yılların asık yüzlü suratında güleç kelimeleri olan gururlu bir kadın duruyordu adamın karşısında. Seslendi çocuklarına; “Gidecek olan varsa buyursun!” dedi eski kocasına gözlerini devirerek.
Babalarını istemediklerini söyledi çocuklar. Yorgun günün ardından süzülen güneş ışıkları Sultan’ın göz bebeklerinin gülümseyişini keskinleştiriyordu.
Yürüdü.
Bunca hakareti, tuhaf utangaçlığı, yaşadığı üzünçlü yılları da üzerinden silkip atarak... Manolya kokusu değildi sevgi.
Emekti...


























































