ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 17-01-2024 22:27

Küçük Yunus / Yusuf Yıldız

Yazan: Yusuf Yıldız -KÜÇÜK YUNUS

Küçük Yunus / Yusuf Yıldız

92b;">KÜÇÜK YUNUS

Yan komşuya emanet edilmişti. Genç bir kadın, göz kulak olacak gibiydi. Annesi, onu bir kaç sefer daha yatalak kayın babasına bakan muhacir geline emanet etmişti. Bu sefer durum biraz farklıydı, anne ayrılırken yanından, gözlerinden bir iki damla yaş süzülmüştü.

Biraz da üzgündü sanki.

“Yan sokağa gidiyoruz, sen bu teyzenin yanından ayrılma” diye sıkı sıkı tembih etmişti.

Anne, uzağa  giderse ayrıntılı konuşurdu ama bu sefer çok yakına, hem de bir sokak öteye giderken bunları dillendirmesi merak uyandırmıştı.

Arkalarından hiç bu denli hüzünlü bakmamıştı. Annesi, ablaları, ağabeyi ve sokakta bulunan yaşlısı genci aynı istikamete doğru gidiyorlardı. En son yaşlı bir teyzenin de sokağın başında kaybolması ile  köşe başına koştu.

Kafasını mahşer yeri gibi kalabalık yöne çevirdi, tekrar kafasını geri çekti taş duvarın arkasına sığındı.
Gittikleri yer, her zaman oyun oynadığı içi boş araba tekeri sürdüğü ve misket oynadığı yerdi.

Muhacir gelin ortadan kaybolduğunun farkına vardı. Hemen elindeki örgü milini attı, kapının önüne koştu; “Taşın arkasına gizlenmişti Yunus” diye bağırdı.

Hemen gizlendiği yerden çıktı. Kalabalığın olduğu sokağa koştu. Ondan başka küçük bir çocuk da yoktu, biraz daha ilerledi; “Arkadaşlarım da yok galiba, ama herkesin annesi babası da buradaymış“ dedi.

Şaşkın gözlerle, her bir kadının yüzüne bakıyor ve annesini arıyordu, annesi yoksa da, ablası vardı. Mutlaka birini görecekti.

Biraz daha ilerledi. Kadınlar ile erkekler arasına büyükçe bir perde asılmış ve sokağı ortadan ikiye bölmüştü.

Perdenin altına kadar girdi. İki büyük kazan ve kazan içinde fokurdayan suyu gördü. Evlerindeki banyo kazanlarına benziyordu ama bu sefer ki farklıydı, hem sokağın köhne bir yerine kurulmuştu hem de iki taneydi.

Rüzgar meşe odunlarından çıkan dumanı arada bir çarşaflara doğru savuruyordu.

Babasını, yaşlı amcaların arasında gördü, hemen yanına ilişti. Babası, onu görünce biraz kızsa da, fazla da bozuntuya vermedi.

“Neden geldin?” dedi, cevap veremedi. Dört beş kişi çarşaf içinde, büyük uzunca masaya, adamı getirdiler ve çarşaf altından çekildi, önüne küçük bir peştamal serdiler. Bu adam, bir hafta önce ona bahçesinden elma koparıp vermişti, hemen hatırladı. “Bu dede, Sinan ağabeyimin dedesi” dedi babasına, babası sessiz kaldı.

Yunus, meraklı gözlerle hem ölüye bakıyor hem de gitgide babasına daha çok sokuluyordu. “Baba, neden sokakta yıkıyorlar dedeyi?” dedi. Babası, bir ara onu ordan uzaklaştırmak istedi ama ne oldu tam da anlaşılamadı, Yunus’u yan tarafına çekti ve ölüyü görmesini engellemek istedi.

Yunus, babasının yırtmaçlı ceketinin altına kadar kafasını körebe oynuyor gibi kapatmıştı, arada bir yumduğu gözlerini açıyordu. İlk defa çıplak bir bedenin, ulu orta tahta bir masa üzerinde evire çevire yıkandığını gördüm. Adamın hiç hareket etmemesi sabunun gözünü yakmaması çok tuhaf gelmişti ona. İçinden; “Ölünce, insanın gözünü sabun yakmuyor demek ki” dedi.

Önlerinde önlük olan iki yaşlı ihtiyardan birisi, elinde kulplu büyükçe bir tastan cesedin üzerine su döküyor, öbür yaşlı ihtiyar, su dökülen yeri ovarak yıkıyordu.

Bir başka orta yaşlı adam hem ağlıyor hem de elindeki süngeri sabuna sürtüyordu. Elindeki kalın sünger sabun köpüğünden nerede ise görünmüyordu. Ölünün üstünden köpüklü sular süzüle süzüle yattığı masaya akıyor, ordan masanın ayak ucundaki oyulmuş küçük delikten çakıllı toprak sokağa dökülüyordu.

Bir saate yakın yıkanan beden, sokağı nerede ise çamur deryasına çevirmişti. Anne babalar, teyzeler pür dikkat akan suya basmamak için cambaz gibi ordan oraya geçmeye çalışıyorlardı. Kimse de çizme falan da yoktu. Cenaze yıkandı, kefenlendi, tabuta kondu, evinin önünde helallik alındı ve er kişiler tabutu omuzlayarak vakitlice camiye götürdüler.

Yaşlı da, olsa ölüm çok acıydı hatıralarla dolu bir hayat bırakmıştı geride, bir o kadar da seveninin olduğu su götürmez bir gerçekti. Cenazenin bu denli kalabalık olması zaten her şeyi açıklıyordu.

Sokakta kadınlar kalmış, herkes bir bir evine dağılıyordu. Babası, Yunus’u annesinin ellerine teslim etti. Anne, biraz azarlasa da, Yunus daha 9 yaşında bir çocuktu. Evin en küçük çocuğuydu.

Eve geldiler. Annesi; “Herkes, içeriye girmeden önce tuvalete girsin” dedi. Ablaları, ağabeyi tuvalete giriyorlar, girdikleri ile çıktıkları bir oluyordu. Dikkatini çekmişti, sordu; “Neden giriyorsunuz anne?”

Dikkat çekilmeyecek gibi de değildi. Tuvaletten çıkan herkes sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi. Dudaklar hala oynuyor, içten okunan dua veya artık her ne ise, dışarda da devam ediyordu.

Fısıltılı seslerin arasında en belirgin söz; “Allah’ım”kelimesi idi. Neydi bu kadar korkulan şey? Neydi bu kadar hızlı tuvalete girip çıkmanın sebebi?

Yıllar yılı kovaladı. Yunus Tıbbiyeyi kazandı. İlk bir yıl iyi geçse de, anatomi dersinde kadavralara gelince eğitimini yarıda bıraktı, hukuk fakültesine geçti. Yıllarca avukatlık, hakimlik yaptı, yargıtay üyeliğinden emekli oldu. O gün bugündür ağır travmalar, psikolojik tedaviler ilaçlar derken, 78 yaşında konağında tek başınayken, beylik tabancası ile yaşamına son verdi.

Bu dünyadan dokuz yaşında bir Yunus geçti, dokuzundan sonrasını yaşamayan Yunus.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi