KIRK YILLIK DOSTLUK
Yine güne merhaba, doğan güneşe merhaba, sabah aydınlığına merhaba, günaydın yüreğim, günaydın gözlerim...
Neşeli, enerjik, pozitif bir haletiruhiye ile uyandı kadın.
Mahmurlu gözlerine yansıyan tebessüm, ona ayrı bir güzellik katıyordu. Gülmek, tebessüm etmek, neşeli olmak belki de en çok kadınlara yakışıyor. Gözlere hakim olan tebessüm, içsel huzurun pozitif yansıması değil midir?
İnsan, aydınlık ile bağı ne kadar güçlü ise o oranda ruhsal dinginliğe sahip olur.
Kadın, o pozitif enerjiyle özel bir kahvaltı hazırlayarak kendini ödüllendirdi. Ardından bol köpüklü bir kahveyle kendine son derece cömert davrandı. Daha sonra çiçeklerle dolu büyük salona geçti. Kahvesini masaya koyduktan sonra kitaplığa yöneldi, kitapları bir bir gözden geçirdikten sonra birini aldı ve gelip koltuğa bir güzel yaslandı. Bol köpüklü kahvesini koklayıp bir yudum aldıktan sonra: "Kahve, kırk yıllık hatır barındırır." diye düşündü. "Kırk yıl, ömürlük dostluğun nişanesi olmalı.” diyerek düşünmeye devam etti. "O halde ben de kendimle dost olmalıyım, kendime hatırım olmalı, kendimle güçlü bir bağ kurmalıyım, kendimi görmeli, kendimi anlamalıyım." diyerek tebessüm etti.
Stefan Zweig'ın “Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat” adlı kitabını açtı ve okumaya başladı. Kitap, talihsiz bir olay yaşayan bir kadının içsel huzursuzluğa sebebiyet veren ruhsal bunalımını anlatıyordu.
Yıllarca bir dost, halden anlayan, dışlamayan, kınamayan, ötekileştirmeyen bilge bir insan bulamadığı için yaşadığı talihsiz olayı bir sır olarak yüreğinin derinlerinde saklayan bir kadın, ne kadar mutlu ya da huzurlu olabilir?
Genç kadın kitabı okudukça mırıldanmaya başladı: “İşte buradayım, gel bana anlat, seni yıkan, bunalımlara sokan, içini ağırlaştıran, nefes aldırmayan, hayata küstüren, tebessümü sana haram eden o sırrı bana anlat. Ben seni anlarım, seni dışlamam, ötekileştirmem.”
Bu sözleri mırıldanırken gözlerindeki tebessüm yüzünün tamamına yansıdı.
Yüreğine ağırlık veren talihsiz olay derin bir sırra dönüşmüştü; bu sır kadının zihnine aydınlık alan bırakmıyordu. Bulunduğu ortamlarda ağzını bıçak açmıyordu. Dıştan bakıldığında son derece ağır başlı, çok hanımefendi bir kadın olduğu göze çarpıyordu.
Oysa iç dünyasında hayatla bağı kesilmiş bir kadın olduğunu kimseler bilmiyordu.
Kitabı okudukça, gözlerinde hüzünle karışık bir tebessüm oluşuyordu. Ve: "Acaba nasıl bir olay yaşamış ki bu kadar hayattan kopmuş, nasıl bir delilik gerçekleştirmiş ki kimseyle konuşmuyor bu kadın?” diye merakla düşünmeye başladı.
Sonra, "Aslında ne olursa olsun aydınlığın kapıları çalmak isteyen herkese açılır; biraz gayret, biraz çaba, biraz emek ve içsel bir arzu olmalı insanda."
İnsan garip bir yaratık, derin bir muaammadır. Her insanda iki anahtar vardır. Biri aydınlığa diğeri karanlığa açılır. O halde aydınlık da karanlık da insanın kendi elindedir. Burada dikkat edilmesi gereken tek şey ise içsel ve dışsal tehlikelerden, dürtülerden, yönlendirmelerden korunmaktır.
Bilinmelidir ki bu hayatta yollar ziyadesiyle fazla ancak bizi bize getirecek yolları bulmalıyız. Zira biz bize gelebilirsek işte o zaman insana yollarımız açılır.
Gönülden gönüle köprüler kurulabilir.
Kitabı bitirdikten sonra tebessümüne mutluluk gözyaşları karıştı. Zira kadın, o bilge insanı bulmuş ve yüreğini, aklını yıpratan sırdan kurtulmuştu. Yeniden doğmuş gibiydi kadın. Otuz yıl bir sırrı içinde tutmak kolay şey değildir.
"Düşünün ki elinizde bir kilo ağırlığında bir demir var ve siz onu beş saat boyunda hiç elinizden bırakmıyorsunuz, sizce o bir kilo demir gerçekten hala bir kilo olarak mı ağırlık verir kollarınıza?
Otuz yıllık sır tonlarca ağırlık oluşturmaz mı bir yüreğe?" diye düşündü genç kadın.
Ve kendine bir kahve daha ikram edip " Kırk yıllık dostluğumuz olsun seninle ey ben!" diye konuştu kendisiyle.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz.













































