KEDİLERLE MUHABBET
Arabayı apartmanın önüne park edip arka koltuktaki poşetleri ve çantamı aldıktan sonra kapıyı kilitleyip bahçenin demir kapısına yöneldim.
İki elim de dolu olduğu için kapıyı ayağımla itip, araladıktan sonra bahçeye girdim.
Hava sıcaktı; terlemiştim.
Apartman kapısına doğru yürürken bizim bahçe ile komşunun bahçesini birbirinden ayıran bir buçuk metrelik duvarın üzerinde boylu boyunca uzanmış kedi dikkatimi çekti. Dalları bahçeye sarkmış erik ağacının gölgesinde yatıyordu.
Sıcak havanın onu da çarptığı belliydi. Sanki boyu daha da uzamış gibi geldi. Yaklaştım, baktım, bizim apartmanın kedisi. Gözlerini belli belirsiz açmış, beni kesiyordu.
“Bu dünyada işin iş, aslanım…” dedim.
Ne zaman karşılaşsak aramızda mutlaka benzer bir muhabbet olurdu. Ben onu azarlar gibi konuşurum, o da bana miyavlayarak karşılık verirdi. Yine öyle oldu.
“Yatmışsın buraya iki seksen, etrafı kesiyorsun. Çocuklar nerde, karın nerde haberin yok. Bir de delikanlı geçiniyorsun.”
Bu defa hiç sesini çıkarmadı; ayaklarını biraz daha öne uzattı; gerindi; beş on santim daha uzadı; başını betona iyice yaslayıp kısık olan gözlerini tamamen kapadı.
“Git başımdan, zaten hava sıcak, bir de seninle uğraşmayayım…” der gibiydi.
Poşetler parmaklarımı kesmeye başlamıştı. Ben de daha fazla uğraşmak istemedim, apartman kapısına yöneldim.
Poşetlerin ağır olanını kapının önüne bırakıp çantamdan anahtarımı çıkarmaya çalışırken binanın yan kısmından beyaz kedi koşarak geldi. Duvar üzerinde baygın gibi yatanın zevcesiydi bu… Gözü poşetlerdeydi…
“N’aber kızım” dedim. Miyavladı. “Çocuklar nerde?” diye sordum, yine miyavlayarak karşılık verdi.
Birkaç gün önce altı tane yavru dünyaya getirmişti. Ancak üçü bakımsızlıktan ölmüştü. Kalan üçünü doyurabilmek için etrafta deli gibi yiyecek arıyordu. Bazen evden çok uzaklarda görüyordum onu.
Arabayı durdurup sesleniyor, “Çocukları yalnız bırakma.” diyordum.
Duvar üzerinde yatana kızmam da bundandı. Umurunda değildi. Yavru kediler sanki kendinden değil gibi davranıyordu. Oysaki hepsinin rengi ona benziyordu.
Baba oydu…
Kedilerin rengi ne kadar çoksa o kadar babası olduğunu duymuştum. Yani bir dişi kedi aynı anda birkaç erkek kediden hamile kalabiliyormuş. Onun için de yavrular karışık renklerde oluyormuş.
Ancak bizimki kazak erkek olduğundan, dişisine başka erkek kedilerin yaklaşmasına asla izin vermiyordu. Bırakın yaklaşmayı, apartmanın önünden bile geçemiyorlardı.
Ne zaman dışarıdan bağırış, çağırış kedi sesi gelse içimden “Yine kız meselesi yüzünden kavga çıktı.” diyordum.
Gerçekten de öyle… Bir defasında gözlerimle tanık olmuştum. Bizim kedi, bahçede başka bir kediyi altına almış, canına okuyordu.
Araya girmesem boğacaktı hayvanı. Ben üzerlerine doğru koşar gibi yapınca ayrıldılar. Yabancı kedinin bir kaçışı vardı ki görülmeye değerdi.
Kapıyı açarken anne kediye; “Buradan bir yere ayrılma, eve çıkayım sana peynir atacağım.” dedim.
Miyavladı…
Eve girdiğimde ter içinde kalmıştım. Poşetleri bir kenara bıraktım. Ayakkabıyı çıkarıp terlikleri ayağıma geçirdikten sonra doğru banyoya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp, biraz serinledim.
Sonra mutfağa geçip buzdolabını açtım, Elif’in kediler için aldığı örgü peynirden bir tutam koparıp balkona çıktım.
Beyaz kedi aşağıdan bana bakıyordu. Peynirden bir parça aldım, tam önüne attım. Onu yerken bir parça daha attım. Ancak ne zaman nasıl geldi anlayamadım, duvar üzerinde baygın yatan kedi ikinci peynir parçasını kaptığı gibi yuttu.
“Sen nerden çıktın lan!” diye bağırdım. “Hani oğlum sen uyuyordun ya, sahtekar…”
Beyaz olan ağzındaki peyniri yutunca yeniden yukarıya bakmaya başladı.
Kocasına:’“Sen çekil kenara. Oğlum, bu kız çocukları emziriyor. Sen ne yapıyorsun ki? Akşama kadar aylak aylak dolaş… Sonra da gel peynir ye. Oh, beleşçi…” diye söylendim.
Hiç ses çıkarmadı.
Peynir parçasının birini beyaza yakın atarken bir parça da ötekine attım ki kavga yapmasınlar.
Aslında dişi olanı öyle pek de mazlum değil. Kafası bozulduğunda tırnaklarını geçiriyor ötekinin yüzüne…
Birkaç defa bu hareketine rastgeldim.
Erkek olan, yabancılara karşı ne kadar saldırgansa anne kediye karşı o derece ezik…Tırsıyor yani…
Peynir verme işi bittikten sonra, “Yeter bu kadar. Biraz sonra anneniz gelir, besler sizi.” diyerek içeriye girdim.
Yorulmuştum. Poşettekileri buzdolabına yerleştirdikten sonra duş alıp kanepeye uzandım.
Elif’in gelmesine daha vardı…
***



























































