92b;">SUAT DERVİŞ GÖLGESİ IŞIK OLMUŞ BİR KADIN
“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını, Bir kere eğemedim bu kadının başını Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım. Bir dakika kendimin olamadım sahibi. Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim, Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.”
Nazım Hikmet'in 1920 yılında yazdığı “Gölgesi” şiirindeki bu dizeler, Suadt Derviş'e atfedilir. Şiirin gerçekten onun için yazıldığı kesin olarak belgelenmemiş olmakla birlikte, bazen tarihin doğrulayamadığını hayat doğrular.
Suat Derviş'in yaşamına bakıldığında, bu dizeler sanki onun hayatını önceden haber vermiş gibidir.
1972 yılının 23 Temmuz günü kaybettiğimiz Suat Derviş, hayatı boyunca pek çok şeyini kaybetmiş fakat başını asla eğmemiştir.
1905 yılında İstanbul'da doğduğunda, Osmanlı İmparatorluğu artık son yüzyılını yaşıyordu. Dünyaya gözlerini açtığı konak, yalnızca bir aile evi değil, aynı zamanda Batı ile Doğu'nun yan yana yaşadığı küçük bir kültür adasıydı. Babası hekimdi. Dedesi paşaydı. Evlerinde piyano çalınır, Fransızca konuşulur, Avrupa gazeteleri okunurdu. Kökleri saraya uzanan reformist ve hürriyet yanlısı bir aileydiler.
Mesela annesi Hesna Hanım, Meşrutiyet'in ilanından hemen sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde Namık Kemal'in ''Vatan yahut Silistre'' piyesini oynatmak için bir hanımlar komitesinin kurulmasına önayak olmuştur. Ablası Hamiyet Hanım, cumhuriyet öncesinde çalışan ilk kadınlardandır.
Suat Derviş'in yaşamda duracağı yeri belirleyen içine doğduğu değil, doğmadığı hayat olmuştur. İstanbul sokaklarını, yoksulluğu ve yoksulları, emeği ile hayata tutunmak zorunda olanları merak eder, araştırır ve yazar…
Henüz çok genç yaşta gazeteciliğe başladı. Ancak, ilk şiirinin henüz 15 yaşında iken kendisinden habersiz, arkadaşı Nazım Hikmet tarafından Alemdar Gazetesi’ne gönderildiği ve yayınlandığı biliniyor.
Gazeteciliğinde röportajlar hep önemli oldu. Derviş, röportajı yalnızca soru sormak olarak görmüyor; insanların hayatına girmek, görünmeyeni görünür kılmak olarak anlıyordu. Fabrikalara girdi, limanlarda dolaştı, kadın işçilerle konuştu, yoksul mahallelerde günler geçirdi.
O yıllarda gazetecilik çoğunlukla erkeklerin yaptığı bir meslekti. Suat Derviş ise kalemiyle bu sınırı sessizce aşan ilk kadınlardan oldu.
1923 yılında Lozan Barış Konferansını izleyen ilk Türk kadın da Suat Derviş 'dir, bir gazetede ilk kez kadın sayfası düzenleyen de ilk basın sendikasının kurulmasına önayak olan da...
Osmanlı İmparatorluğu'nun sonlarını ve Cumhuriyetin kuruluşunu bizzat yaşamış bir yazar olarak cumhuriyet fikrini coşkuyla karşılamıştır. Ancak cumhuriyet, onun için hiçbir zaman yalnızca bir siyasal rejim olmamış, hem cumhuriyetin vaat ettiği modernleşmeyi hem de bu modernleşmenin gerisinde bırakılan insanları da incelemiştir.
Romanlarında bunu tam olarak görürüz.
Onun kahramanları padişahlar, şehzadeler, hanım sultanlar veya paşalar değildir. Sokakta yaşayan kadınlar, işsizler, balıkçılar, hizmetçiler, yoksullardır. Yani, toplumun kendilerine isim vermediği insanlar....
İşte bu yüzden Fosforlu Cevriye, yalnızca bir aşk romanı değildir. Cevriye, Cumhuriyet İstanbul'unun karanlıkta kalmış yüzüdür. Resmî tarihin anlatmadığı insanların hafızasıdır. Suat Derviş'in en büyük başarısı, edebiyatın merkezine kahramanları değil, unutulanları yerleştirmesidir.
Kendisini, feminist olarak tanımlamamış olmakla birlikte romanlarında çokça kadını anlattığını görüyoruz. Anlatılarında, belirgin biçimde emekçilerin, kadınların ve yoksulların tarafındadır.. Bu durum, aynı zamanda onu siyasetin de içine çeker… 1930'ların sonundan itibaren sosyalist düşünceye yakınlaşır. Yazılarında sınıf eşitsizliklerini sorgular, kadın emeğini görünür kılar, toplumsal adalet talep eder.
Bu sorgulayıcı ve eleştirel düşünceler, dönemin Türkiye'sinde pek de hoş karşılanacak gibi değildir… Nitekim, 1944 yılında Türkiye Komünist Partisi'ne yönelik büyük operasyon sırasında tutuklandı. Hakkında açılan dava yalnızca bir mahkeme dosyası değildi; aynı zamanda bir yazarın kamusal hayattan silinmeye çalışılmasının hikâyesiydi. Aylarca cezaevinde kaldı.
Hapisten çıktığında özgürdü ama artık gazeteler ona eskisi gibi kapılarını açmıyordu.
Bazı yazarlar sansürle susturulur. Bazıları yoksullukla. Suat Derviş her ikisini de yaşadı.
1951'de başlayan yeni tutuklamalar sırasında eşi Reşat Fuat Baraner tekrar cezaevine girince, Suad Derviş de aynı kaderi yaşayacağını düşünerek 1953 yılında Türkiye’den ayrıldı ve Paris'te yaşamaya başladı. Paris onun için bir sürgün şehriydi. Ama aynı zamanda ikinci doğumuydu.
Fransızca yazdı.
1957 yılında Avrupa'da, kitabı hem de kendi çevirisi ile yayımlanan ilk Türk yazar oldu. (Ankara Mahpusu)
Uluslararası Yazarlar Birliği’nde çalıştı.
Türkiye'de adı giderek unutulurken Avrupa'da yeni okurlar buldu.
Yıllar sonra ülkesine döndüğünde ise artık başka bir Türkiye vardı.
İnsanların hafızalarında zayıftır çoğunlukla. Ama devletin hafızası hep dipdiridir.
12 Mart 1971 askerî müdahalesinin ardından, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, aranan sol görüşlü gençlere yardım ettiği iddiasıyla gözaltına alındı. 68 yaşında iken yaşadığı bu duruma tepkisi ''Ne güzel, eylem için öleceğim'' oldu. Hayatının son döneminde bile "sakıncalı" görülüyordu.
Bazı insanlar yalnızca eserleriyle değil, varlıklarıyla da muhaliftir.
Suat Derviş onlardan biriydi.
Yaşadığı dönemde hakkında birbirine tamamen zıt hükümler verildi. Resmî çevreler onu çoğu zaman "komünist kadın yazar" diye yaftaladı. Gazetelerde adı, kimi zaman siyasi kimliğinin gölgesinde kaldı.
Oysa aynı yıllarda onu tanıyan pek çok aydın, bambaşka bir Suat Derviş anlatıyordu.
İlk yazıları ile ilgili olarak, Mehmet Rauf “Hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi,” Yusuf Ziya Ortaç ise “Türk edebiyatının göklerine doğan yeni bir yıldız” dediler.. Ahmet Haşim, ilk eserleri üzerinde durarak Derviş'i bir ''üslupçu'' olarak tanımladı.
Sonrasında mesela Yaşar Kemal, toplumun kenarında yaşayan insanları anlatma gücünü takdir eden yazarlardan biridir.
Adalet Ağaoğlu ve sonraki kuşak kadın yazarlar, onun kadın karakterlerine kazandırdığı bağımsız sesi önemsediler.
1980'lerden sonra feminist edebiyat araştırmaları geliştikçe Suad Derviş yeniden keşfedildi. Bu kez ona yalnızca toplumcu gerçekçi bir romancı olarak değil, kadın deneyimini modern Türkçe edebiyatın en güçlü biçimde anlatan yazarlardan biri olarak bakılmaya başlandı.
Bugün onun romanları yeniden basılıyor. Üniversitelerde üzerine tezler yazılıyor. Avrupa'da yeni çevirileri yayımlanıyor.
Geç gelen bir adalet belki...
Ama yine de adalet.
Suat Derviş, onurla yaşamış ve hep mücadele etmiştir. Nazım Hikmet'in deyimiyle asla baş eğmemiş, kadınların özgürce yıldızları seyretme hakkını dile getirmiştir. Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner'in karısı olarak tanıtıldığı bir toplantıda ayağa fırlayıp ''Ben Yazar Suat Derviş'im. Kimsenin karısı olarak yad edilemem '' diyen güçlü ve saygın bir karakterdir.
Kadın olmanın, yazar olmanın, gazeteci olmanın, muhalif olmanın ve en çok da insan kalabilmenin mücadelesini vermiştir.
Belki bu yüzden onu anlatırken yalnızca romanlarından söz etmek yetmiyor.
Çünkü bazı insanlar kitaplarını yazar.
Bazıları ise hayatlarını.
Suat Derviş, ikisini de aynı cesaretle yazmıştır.
Suat Derviş’in romanları hakkında en detaylı bilgi, yazarın 26 Ocak 1967 tarihinde Behçet Necatigil’e yolladığı mektupta yer alıyor. Mektubunda basılı eserlerinin yanı sıra, tefrika halinde kalan romanlarını, yayınlandıkları ve tefrika edildikleri yılları ve gazeteleri de belirterek şu şekilde listeliyor:
1. Kara Kitap, İstanbul: Karabet Matbaası, 1921, 32 s.
2. Hiçbiri, İstanbul: Kütüphane-i Sudi Neşriyatı, 1923, 279 s.
3. Ne Bir Ses, Ne Bir Nefes, İstanbul: Orhaniye Matbaası, 1923, 123 s.
4. Buhran Gecesi, İstanbul: Matbaa-yı Şems, 1924, 103 s.
5. Fatma’nın Günahı, İstanbul: Orhaniye Matbaası, Kütüphane-i Sudi, 1924, 118 s.
6. Gönül Gibi, İstanbul: İktisat Matbaası, Suhulet Kütüphanesi, Semih Lütfi, 1928, 119 s.
7. Sonu Güzel, Yarın, 13 Temmuz-30 Eylül 1930, 73 tefrika
8. Emine, Yarın, 10 Kasım-12 Aralık 1930, 31 tefrika.
9. Onları Ben Öldürdüm, Son Posta, 25 Mayıs – 10 Temmuz 1933, 45 tefrika
10. Bir Harem Ağasının Hatıraları, Son Posta, 21 Eylül 1933 – 3 Ocak 1934, 92 tefrika (Saray Kadınları-Harem Ağasının Hatıraları adı ve S. B. takma adıyla, Hürses, 12 Ağustos-3 Kasım 1953, 81 tefrika)
11. Dirilen Mumya, Son Posta, 4 Ocak – 9 Nisan 1934, 72 tefrika (Suat Suzan müstearıyla)
12. Bu Başı Ne Yapalım? Son Posta, 31 Mayıs – 16 Eylül 1934, 100 tefrika (Suat Suzan müstearıyla)
13. Onu Bekliyorum, Cumhuriyet, 21 Nisan – 16 Mayıs 1935, 26 tefrika
14. Kadıköy’de Muhakkak Bir Define Var, Son Posta, 27 Temmuz – 10 Ekim 1935, 72 tefrika (Hatice Hatip müstearıyla)
15. Kadın Aşksız Yaşamaz, Perşembe, sayı 21-39, 22 Ağutos-19 Aralık 1935, 21 tefrika (Her Şeyden Evvel Aşk adıyla, Gece Postası, 13 Kasım – 18 Aralık 1953, 36 tefrika)
16. Hiç, Cumhuriyet, 29 Eylül – 2 Aralık 1935, 63 tefrika
17. Sen Benim Babam Değilsin, Açık Söz, 12 Ağustos – 28 Eylül 1936, 43 tefrika
18. Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır, Tan, 12 Mart – 10 Mayıs 1937, 60 tefrika
19. Baba – Oğul, Son Posta, 25 Haziran – 30 Temmuz 1938, 35 tefrika
20. Çamur, Yeni Sabah, 10 Ağustos – 30 Eylül 1938, 50 tefrika
21. İstanbul’un Bir Gecesi, Haber, 23 Mart – 13 Haziran 1939, 75 tefrika
22. Sınır, Son Telgraf, 14 Ağustos 1943 – 2 Ocak 1944, 137 tefrika
23. Çılgın Gibi, Yeni Sabah, 9 Haziran – 25 Ağustos 1945, 77 tefrika
24. Yaprak Kımıldamasın, Hürses, 26 Aralık 1945 – 7 Nisan 1946, 104 tefrika (Gazetenin kapanmasıyla 104. tefrikada kalıyor.)
25. Zeynep İçin, Haber, 23 Nisan – 10 Temmuz 1946, 78 tefrika (Ankara Mahpusu adıyla, Her Gün, 18 Kasım 1966-19 Şubat 1967, 85 tefrika)
26. Karanlıkta Bir Genç Kız, Yeni Sabah, 24 Temmuz – 10 Aralık 1946, 47 tefrika (Hatice Hatip müstearıyla)
27. Yeşil Gözlü Kız, Son Saat, 2 Ağustos – 18 Ekim 1946, 74 tefrika
28. İki Kadın İki Aşk, Son Telgraf, 23 Ekim – 27 Aralık 1946, 61 tefrika
29. Çıplak Kadın, Kuvvet, 23 Nisan – 23 Temmuz 1947, 89 tefrika (Hatice Hatip müstearıyla)
30. Kendine Tapan Kadın, Gece Postası, 26 Haziran – 20 Kasım 1947, 148 tefrika
31. Fosforlu Cevriye, Gece Postası, 1 Mayıs – 10 Ağustos 1948, 103 tefrika
32. Biz Üç Kız Kardeşiz, Gece Postası, 19 Ağustos 1949 – 24 Nisan 1950, 247 tefrika
33. Büyük Ateş, Son Posta, 1 Kasım 1949 – 20 Ocak 1950, 75 tefrika
34. Bir Muamma, Hakikat, 5 Mayıs 1950, (Gazete çıktığı gibi kapandığı için sadece 5 tefrikası var ne yazık ki.)
35. Gel Eve Dönelim, Son Telgraf, 27 Ağustos – 6 Aralık 1950, 102 tefrika (Kâtip Benim, Ben Kâtibin adıyla, Her Gün, 16 Ekim 1964-10 Mart 1965, 143 tefrika)
36. Yeniden Yaşayabilseydik, Son Telgraf, 1 Kasım 1951 – 14 Şubat 1952, 103 tefrika
37. Ankara Canavarı, Son Telgraf, 1 Ocak – 16 Mart 1952, 74 tefrika (Resimli, Hatice Hatip müstearıyla)
38. Alev Dudaklı Kadın, Son Telgraf, 9 Haziran – 14 Eylül 1952, 109 tefrika (Hatice Hatip müstearıyla)
39. Sevdiği Bendim, Gece Postası, 15 Aralık 1952 – 6 Mayıs 1953, 140 tefrika
40. Günahtan Kaçan Kadın, Gece Postası, 10 Ocak – 31 Ocak 1953, 21 tefrika (Resimli)
41. Aksaray’dan Bir Perihan, Gece Postası, 17 Aralık 1962 – 22 Şubat 1963, 67 tefrika
42. Şoför Mustafa, Gece Postası, 16 Ekim 1963 – 19 Şubat 1964, 125 tefrika
Bana göre gölgesi ışık olan kadınlardandır; Prof. Dr. Türkan Saylan gibi, Pilot Sabiha Gökçen, Dr. Safiye Ali, Tiyatro Sanatçısı Afife Jale, Yazar Fatma Aliye Topuz, Heykeltıraş Sabiha Bengütaş gibi....
Hakkında Liz Behmoaras tarafından yazılmış ayrıntılı bir biyografi (Suat Derviş : Efsane Bir Kadın ve Dönemi -2008) ve Osman Balcıgil tarafından yazılmış iki biyografik roman ( İpek Sabahlık- 2017 ve Ben Suat Derviş Fosforlu Cevriye'nin Yazarı -2018) bulunan gazeteci, yazar, kadın ve en önemlisi İNSAN Suat Derviş'i ölümünün yıldönümünde saygıyla anıyoruz.
***













































