ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 29-07-2025 14:15   Güncelleme : 29-07-2025 15:28

Fikrimin İnce Gülü  / Turna Sarıkaya

Turna Sarıkaya -FİKRİMİN İNCE GÜLÜ 

Fikrimin İnce Gülü  / Turna Sarıkaya

FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

Küçük bir İç Anadolu kasabasının salkım söğütlerle çevrili toprak yolundaydım. Bahar, sessizce kendini hissettiriyordu. Havanın içinde iğde çiçeklerinin ağır ama mest edici kokusu vardı. Öyle ki nefes alırken ciğerime değil de doğrudan kalbime işliyordu.

O sabah, yolumu bilerek uzattım. Her zamanki yürüyüşümden farklı bir yön çizdim ayaklarıma. İçimde, nereden geldiğini bilmediğim bir çağrı… Sessiz ama ısrarcı. Bir şeyin beni beklediğini hissediyordum ama ne olduğunu bilmiyordum.

Dinginliğin, huzurun ve o iğde kokusunun tadını çıkarıyordum. Derken, önümde bir köpek belirdi. Beyaz tüylü, gözleri simsiyah. Çocukluğumdan beri köpeklere karşı içimde bir çekince vardı. Ama bu bakış... Bir tehdit değil, sanki bir rica gibiydi.

Üzerime doğru gelmedi. Birkaç adım attı, durdu; arkasına döndü ve havladı. Sonra yine bana baktı. Tam kaçmayı düşünürken bir şey tuttu beni. Gözlerinde bir telaş vardı. Bir tehdit değil, bir çağrı:

“Gel” diyordu sanki.

Kalbimde yarım yamalak bir dua, ellerimde ürperti ama içimde tuhaf bir güvenle peşine düştüm. Yol, kasabanın kıyısındaki eski bir eve çıktı. Duvarları dökülmüş, çatısında leylek yuvası olan, yorgun bir ahşap ev... Köpek havlamayı kesmişti. Kapı aralıktı. İçeri adım attığımda karanlık ve ağır bir hava karşıladı beni. Perdeler kapalıydı, rüzgâr bile içeri girmeye çekinmiş gibiydi.

Salonda, yerde yatan yaşlı bir adam... Beyaz saçları alnına dökülmüş, dudakları kurumuş. Bir eli göğsünde, diğeri yanına düşmüş. Yanına koştum. Nabzı zayıftı ama yaşıyordu. Hemen ambulansı aradım. Gelen ekip, şekeri düştüğü için bayıldığını söyledi. Zaman zaman başına gelirmiş.

Sağlık ekipleri ilgilendi, serum verdiler. Bir süre sonra kendine geldi. Sessizdi yaşlı adam, ama gözleri konuşuyordu. Zorla çıkan bir “teşekkür” fısıltısı duyuldu. Yavaşça ayağa kalktı.

“İyiyim ben.” dedi kısık bir sesle.

Dışarı çıktı. Kapıda yine o köpek bekliyordu. Sessizce kuyruğunu salladı. Adam gözlerini kapatıp dostuna sarıldı. Ne bir gözyaşı ne bir söz... Ama o sarılış her şeyi anlatıyordu. Yılların suskunluğunu, kelimesiz bir özlemi…

Bahçedeki yaşlı iğde ağacının altına geçtik. Gövdesinde zamanın kazıdığı izler vardı. Kabuklarının arasında geçmiş yılların gölgeleri sızıyordu. Evin içine biraz sıcaklık getirmek istedim. Mutfağa girdim. Raflarda boş kavanozlar, tozlu cam şişeler... Sadece bir tas, bir kaşık, bir bardak birkaç eski tabak vardı. Tencereler suskundu; içinde pişen hiçbir şeyin izi kalmamıştı.

Yemek yapmak istedim ama hiçbir şey bulamadım. Sanki uzun zamandır ocak yanmamıştı bu mutfakta.

Salona döndüğümde, gözüm duvarda asılı halı ve  kemana takıldı. Aynı halının başka bir örneği de yerdeydi. Kemanı elime alıp sordum:

“Bunu siz mi çalıyorsunuz?”

O sırada köpek havlamaya başladı. Aynı çağrı vardı sesinde. Yaşlı adam başını kaldırdı, gülümsedi. Elini uzatıp kemanı aldı. Minderin ucuna yerleşti, gövdesini hafifçe eğdi ve çalmaya başladı:

“Fikrimin ince gülü… Kalbimin şen bülbülü…”

Kemanın sesi, duvarlardaki çatlaklardan sızarak yılların sessizliğini sardı. Ne ben konuşabildim ne de köpek havladı. Sadece o ezgi vardı. İçinde özlem, aşk, bekleyiş ve sabır vardı. Keman, sadece bir enstrüman değil, yitirilmiş bir geçmişin yankısı gibiydi.

Parça bitince derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı, kemanı dizinin üzerine bıraktı. Sonra yavaşça konuştu:

“Eşim öldüğünden beri başka hiçbir şey çalamam. Bu parça… Onun sesi. En çok bu şarkıyı severdi.”

Bir an sustu. Sesi çatallaştı, ama devam etti:

“Bu evde her şey onun bıraktığı gibi duruyor. Gideli neredeyse bir yıl olacak… Elimi sürmeye kıyamadım. Hiçbir şeyi değiştirmedim. Sanki içerdeymiş gibi… Şimdi mutfaktan çıkacakmış gibi. Onun dokunduğu gibi kalsın istedim. Yalnızca bu kemana içimdeki sesi verdim. İçimde kalan her sözü, her özlemi, her hatırayı ona bu ezgiyle anlatıyorum. 

Fikrimin ince gülü... Hep ona çalıyorum.”

Gözleri yaşlı değildi, ama yüreği titriyordu. Köpeğe dönüp yavaşça okşadı:

“Bu dostum... Her gün benimle. Ben çalarım, o dinler.”

O günden sonra sık sık uğradım. Ne yediysem, onlara da götürüyordum. Bazen birlikte yedik. Hayatı biraz paylaştık. Fazla konuşmazdık ama çok şey anlatırdık birbirimize. Sessizlikle anlatılıyordu çoğu şey, tam da benim ihtiyacım olan gibi. Susarak anlaşılan bir dostluk.

Köpeğine “Dost” derdi. Ben de alıştım, benim de dostum olmuştu artık. Her gün yemek götürürdüm; onların karnı doyar, benim ruhum. Her yemekten sonra aynı ezgi çalardı:

“Fikrimin ince gülü...”

Ve bir sabah, yine o evin önüne geldiğimde...

Kapı aralıktı. Keman yerdeydi. Yaşlı adam sessizdi. Köpek, başucunda kımıldamadan bekliyordu.

Evin içi sessizdi. Ama o sessizlikte çınlayan bir anlam vardı. Boş bir sandalye, kemanın bıraktığı iz, bir köpeğin gözlerinde yangın gibi düşen bir damla. 

Anladım…

Ses yoktu. Kımıldayan yoktu.

Gitmişti. "Fikrimin ince gülüm" dediğine, gülüne kavuşmuştu.

Ve bana bıraktığı iki şey vardı:

Bir keman...

Ve susarak anlatılan bir dostluk.

***

Editör: Nevin Bahtışen

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi