92b;">ELLERİ MORARMIŞ KIZ
Karlı bir kış günüydü. Sırada bekleyen anne- kız girdiler içeriye.
“Kimin kanı alınacak?” diye sordu hemşire.
Sağlık Ocağına gelmiş olmanın verdiği endişe ve mahcubiyetle; “Hemşire hanım, kızımın kanı alınacak. Doktora muayene olduk, kan vermemizi istedi” dedi annesi.
Serap Hemşire, 8-9 yaşlarındaki kız çocuğunu karşısındaki koltuğa oturttu ve adını sordu.
Ürkek ve utangaç bir sesle; “Fatma” dedi.
Serap Hemşire, Fatma’nın kollarını sıvazlarken gördüklerine inanamadı. Çocuğun elleri, kolları dirseklerine kadar morarmıştı. Fatma’nın bu halini görünce içi cız etti. Üstelik Fatma’nın sırtında incecik boğazlı kazakla eprimiş hırka, ayağında da yıpranmış pantolon vardı.
Serap Hemşire, Fatma’nın kolunu sıvazlarken kendi çocukluğunu ve kendi ellerini görmüştü sanki. İçi de bu yüzden cız etmişti zaten. Çok kısa bir zaman diliminde çocukluk yıllarına gitti…
Serap, Nevşehir’in bir köyünde doğmuştu. Bozkırın sert iklimi, ona bütün zorluklara dayanmayı, mücadele etmeyi öğretmişti. Yaşı küçük olmasına rağmen söz dinleyen, ev işlerine yardım eden biriydi. Köyde kalıp, ablaları gibi erken yaşta evlenmek istemiyordu. Bu yüzden okulda başarılı olmaktan başka çaresi olmadığını iyi biliyordu.
Altı kardeşin en küçüğü Serap’tı. Zayıf ve cılız olduğu için o yıl okula almadılar. Ertesi yıl başladı. Allah vergisi bir zekâya sahip oluşu, parmak kaldırışı dikkat çekiyordu. Tahtaya yazılan matematik sorularını anında çözüp sonucunu söylüyordu. Sınıfta rakibinin olmayışı onu köreltiyordu. Dördüncü sınıftayken Almanya’dan Mehmet adında bir çocuk geldi. Dört ve beşi birlikte okudular. Mehmet tam da istediği gibi bir rakipti. Üstelik çalışkan, terbiyeli, sessiz bir çocuktu.
Bir gün babası köy kahvesinde oturuyordu. Okul çıkışı sıkılarak yanına sokuldu, kulağına fısıldayarak; “Baba, bana dükkândan kalem alır mısın?” diyebildi.
Babasından kalem, silgi isteyemezdi çünkü parasının olmadığını biliyordu. Halbuki babası, kahvedeyken özenle sardığı tütünü keyifle tüttürüyordu. “Madem parası yoksa sigarayı nasıl alıyor?” diye düşünüyordu çocuk aklınca. Dükkândan kalem, silgi, defter aldılar. Babası para verirken elleri titriyordu.
Beşinci sınıftayken çalışkan çocuklar için Devlet Parasız Yatılı Okulları sınavı olduğunu öğrendi. Okul müdürü Serap’ı ve Mehmet’i çağırdı müracaat ettirdi ve sınava girdiler.
Sonuçlar gelene kadar köy ortaokuluna kayıtları yapıldı. Nihayet, kasım ayı ortalarında beklenen sonuçlar geldi. Serap Eskişehir’i, Mehmet Kırşehir’i kazandı. Serap öyle sevindi ki, dünyalar onun olmuştu. Akşamdan valiz hazırlandı. Sabah Eskişehir’e gitmek için erkenden kalktılar. Köy dolmuşuna bindiler Nevşehir’e vardılar. Nevşehir garajından Ankara’ya, oradan da akşama doğru Eskişehir’e ulaştılar. Babası gece kalacak pansiyon aradı. Epey yürüdüler, yol git git bitmiyordu. Hem hava öyle soğuktu ki, buz gibi esen rüzgâr iliklerine işliyordu. “Eskişehir’in soğuğu adamı dondurur” demişlerdi babasına. Gerçekten de söylenenin fazlası var eksiği yoktu. Serap'ın ayağında ince bir pantolon, sırtında boğazlı kazak ve ablasının ördüğü hırka vardı. Babasının sırtında ise abisinden ödünç aldığı palto vardı. Hırkanın deliklerinden giren rüzgâr Serap’ın ellerini, yüzünü, ayaklarını buz gibi yapmıştı. Pansiyona vardıklarında ellerinin, kollarının ve ayaklarının morardığını gördü.
Ömrü boyunca böyle üşüdüğünü hiç hatırlamıyordu. Babası Serap’ın minicik ellerini avuçları arasında ovalayıp ısıtmaya çalıştı. Bir şeyler yiyip içtikten sonra ısınıp kendilerine geldiler. O geceyi pansiyonda geçirdiler.
Ertesi sabah erkenden kalkıp, ellerinde valizle yürüyerek kayıt yaptıracakları okulu buldular. Eskişehir’in o meşhur soğuğunu bir kez daha yediler. Yolda birkaç kişiye sorup okulu buldular. Okul binasına girince Serap’ın yüzüne sıcacık bir hava temas etti. Bu sıcaklık ona öyle iyi geldi ki içine huzur doldu. Müdüre hanımın odasına yöneldiler. “Kızım, ben babanla kaydını yapana kadar sen sınıfa git bekle” denildi.
Serap sınıfa girdi ve adına etüt denilen bir çalışma yapıldığını öğrendi. Sınıf başkanı memleketini sordu. “Nevşehirliyim” dedi Serap. Başkan Hacıbektaşlı olduğu için yanına aldı onunla ilgilendi. Kâğıt kalem verdiler, resim yapmaya başladı. Serap, sosyal bir çocuk olduğu için ortama ve arkadaşlarına hemen alıştı. Biraz sonra babası ile müdüre hanım geldiler.
“Kızım, seni okula yazdıramayacağım” dedi babası ve; “Sen buraya uyum sağlayamazsın, çok küçük ve zayıfsın. Hem okulundan yeni şeyler almamı istediler, onları alacak param da yok” diye devam etti.
Serap duyduklarına çok üzüldü. Hâlbuki o, gitmek istemiyor, okulda kalmak istiyordu.
“Baba, bana güvenebilirsin. Ben ağlamam, buraya alışırım, hem ben burayı çok sevdim” dese de sonuç değişmedi. O gün gerisin geriye aynı şekilde köylerine dönmeye karar verdiler.
İki gün sonra okuluna geldi ve öğretmen masasına bitişik sırasına tekrar oturdu. Mahir Öğretmen, Fen Bilgisi anlatıyordu. Öğretmen, Serap’ı görünce tebessüm etti; “Kızım hoş geldin, çalışkan öğrencim gitti diye üzülüyordum. Sen yokken sınıfın ilk yazılısını yapmıştım. Bu gün şu konulara çalış, yarın seni yazılı yapacağım” dedi.
Serap kendinden emin bir şekilde; “Öğretmenim şimdi yapabilirsiniz” dedi.
Mahir öğretmen soruları yazdırdı, on dakika geçmemişti ki, Serap; “Bitti öğretmenim” dedi.
Öğretmen, “Soru 1…, Cevap 1…” şeklinde beş soruyu da cevaplarıyla birlikte sınıfa karşı okudu. Gülen yüzüyle; “Aferin kızım 10” dedi.
Sınıfta kimsenin anlamadığı matematik dersinde Serap, yine hep 10 alıyordu. Arkadaşları nasıl 10 aldığını sorup hayret ediyorlardı. Öyle ki, orta son sınıfların yapamadığı matematik sorusunu bile yapacak seviyedeydi. Üç yıl boyunca bütün derslerden 9 ve 10’dan başka not hiç almamıştı.
Komşularının kızı Mercan’la aynı sınıftaydılar. Birkaç gün önce matematikten yazılı olmuşlar ve o gün sonuçlar açıklanacaktı. Mercan’ın ablası damda otururken okuldan gelen kardeşini ve Serap’ı gördü. Sokağa eğildi ve; “Mercan kaç aldın?” diye sordu.
“7 aldım abla” dedi.
“Peki, Serap kaç aldı?”
“10 aldı abla”
Mercan’ın ablası sinirlendi ve; “Gel bakim eve, sana soracağımı biliyorum ben” diyerek çekti kafasını içeriye.
Mercan’ın babası Almanya’da çalışıyordu. Maddi durumları da iyiydi. Nasıl olur da Serap 10 alıyor, Mercan 7 alıyor diye inanamıyordu. Çünkü maddi durumları onlardan iyiydi, onlardan iyi giyiniyorlar, iki katlı evde oturuyorlardı. Oysa Allah’ın herkese aynı zekâyı vermediğini bir türlü kavrayamıyordu.
Serap köyde hem okula gidiyor hem de annesine ev işlerine yardım ediyor, diğer zamanlarda ders çalışıyordu. Okumayı o kadar çok seviyordu ki, kitaplara aşıktı sanki. Yapraklarını çevirdikçe burnuna mis gibi kâğıt kokusu gelmesine bayılıyordu. Ancak köyde okuyacak kitap bulamıyordu. Ders kitaplarını özellikle Türkçe kitabındaki hikâyeleri, Sosyal Bilgilerdeki coğrafya ve tarih sayfalarını, Fen Bilgisi kitabındaki konuları bir çırpıda okuyup bitiriyordu.
Evde televizyonları yoktu. Kerpiçten yapılı tek katlı üç odalı evlerinin pencere önünde duran ufak radyoları vardı. TRT kanalından radyo tiyatroları dinlerken düşünce dağarcığını genişletiyor ve türküler, şarkılar dinlediği için de müzik kulağını geliştiriyordu farkında olmadan. Müzik dersinde; “Kim şarkı söyleyecek?” denildiğinde ilk parmağı o kaldırır, sınıfta öğretmen dâhil kimsenin bilmediği şarkılar söylerdi. Hem de sözlerini hiç şaşırmadan ve hiç detone olmadan. Bu durum onu akranları arasında bir numara yapıyordu.
Amcasının kızı Aysun, Kayseri Sağlık Koleji’nde okuyordu ve onu kendisine örnek alıyordu. Serap da hemşire olmayı koydu kafasına. Ortaokulu bitirince o da hemşirelik sınavlarına girecek ve yatılı okuyacaktı.
Serap ortaokul son sınıftaydı artık. Bir yıl öncesinde babası bağırsak kanserine yakalanmıştı. Son sınıftayken babasının durumu ağırlaştı ve mezun olduğuna sevinemeden babasının vefatıyla yıkıldı.
Ancak elden gelen bir şey yoktu ve aklına koyduğu şeyi yapmaktan başka çaresi de yoktu. Serap, Nevşehir’de Sağlık Meslek Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi sınavlarına girdi. Endüstri Meslek Lisesi Elektrik Bölümü’nü birincilikle kazandı. O dönem, ilk defa kız öğrencileri sınava almışlar ve Serap birinci olmuştu. Ardından Nevşehir Sağlık Koleji sınavlarını kazandığına dair kâğıdı geldi. Artık hedefine ulaşmıştı ki, komşu köylerin birinden babasının asker arkadaşı ve ailesi köye ziyarete geldiler, başsağlığı dilediler. Serap’ı beğendiler ve oğullarına alıp Almanya’ya götürmek istediler. Serap şiddetle karşı çıktı ve; “Hayır, ben okuyup hemşire olacağım. Ben daha çocuğum, ayıp değil mi çocuk yaşta birini oğlunuza istemeniz?” demesiyle onlara unutamayacakları bir ders verdi ve misafirler neye uğradıklarını şaşırdılar.
Eylül ayında Nevşehir Sağlık Koleji’ne kayıt yaptırdı. Eskişehir’de yatılı olarak okuyamadığı okulu şimdi Nevşehir’de okuyacaktı. Okulda dört yıl nasıl geçti bilemedi. Sınıfının çoğu Adıyamanlı kızlardı. Hepsiyle arkadaş oldu. Piyesler oynadı, müdür yardımcısı rolüne girip müdür bey başta olmak üzere bütün okulu gülmekten kırdı geçirdi. Koşu müsabakalarına katıldı, okul kantini çalıştırdı. Son sınıfta arkadaşlarıyla Nevşehir Devlet Hastanesi’nde staj yaptılar. Başarıyla mezun oldu ve Adıyaman’a atama yazısı geldi.
Adıyaman’da dört yıl çalıştıktan sonra memleketine tayin istedi. Nevşehir Devlet Hastanesi’nde çalışırken, köylüsü bir polisle evlendi. Eşinin ilk tayini Adıyaman’a çıktığından bu seferde eş durumundan tekrar Adıyaman’a gittiler. Burada dört yıl birlikte çalıştıktan sonra Ankara’ya tayin oldular. Onkoloji Hastanesi’nde epey zorlansa da onun iş ahlâkı ve hastalarla kurduğu bağ sayesinde işi kolaylaşmıştı. Dört yıl sonra bu kez tayinleri Aksaray’a çıktı...
Aksaray’da çalıştığı yıllardı. Kan alma odasına 9-10 yaşlarında bir kız çocuğuyla annesi girdi. Kızın üzerindeki incecik boğazlı kazak, el örmesi hırka ayağındaki incecik pantolon Serap Hemşire’nin dikkatini çekti. Çocuğa tebessüm etti ve sandalyeye oturttu. Kız çocuğu hem çekingen hem de korkuyordu. Serap Hemşire kızın kolunu sıvazlarken elleri ve kollarının soğuktan morarmış olduğunu gördü.
Annesine; “Nereden geliyorsunuz siz? Çocuğu niye bu kadar üşüttün?” diye sordu.
“Hemşire hanım, şehrin en uzak mahallesinden geliyoruz. Bunca yolu dolmuşa para vermemek için yürüdük. Dolmuşa vereceğim parayla ekmek alacağım” dedi.
Hemşire Serap’ın yüreği cız etti ve bir an yıllar öncesine, babasıyla Eskişehir'de okula kayıt yaptırmaya giderken yedikleri o soğuğu hatırladı. Kız çocuğunun ellerine bakınca kendisinin morarmış ellerini hatırladı. Sonra toparladı kendini ve çocuğun ellerini kollarını sıcak elleriyle sıvazlamaya başladı. Cebinden şeker çıkarıp avucuna koydu ve saçlarını okşadı. Sonra yavaşça kan aldı. Kantinden poğaçayla çay söyledi.
Annesine; “Bir dakika” deyip bekletti.
Yan taraftaki laboratuvar odasına yöneldi. Dolabından çantasını aldı ve bir miktar para çıkarıp cebine koydu. Bunu gören mesai arkadaşları, "Serap hanım hayırdır? Yine bir fakire yardım mı edeceksin?" dediler.
Onlar da kendi aralarında bir miktar para topladılar ve Serap'a, "Senden başka fakiri bilen ve gören yok zaten. Şunları da al, bizim adımıza ver" dediler.
Serap Hemşire, elindeki paraları usulca kadının cebine sokuşturdu ve Fatma’nın kaderinin güzel olması için arkalarından dua etti.



























































