MEKTUP
Giriş Tarihi : 01-06-2024 19:21

Dünyadan Ukbaya Mektup / Hamdi Tabanlı

Yazan: Hamdi Tabanlı -DÜNYADAN UKBAYA MEKTUP        

Dünyadan Ukbaya Mektup / Hamdi Tabanlı

DÜNYADAN UKBAYA MEKTUP

Aradan tam kırk dört yıl geçti. “Neden bugün?” diyebilirsin…

Haklısın ama aklıma gelmedin değil. Tam aksine her gün, günün bir çok zamanında hep aklıma geldin. Her gelişinde sana karşı olan özlem ve duygularımdan dolayı hemen yüreğim kabarır, gözüm yaşarır, “kocaman adam neden ağlıyor” sormasınlar diye ya oda değiştiririm ya da yönümü dönerim.

Hele o, sesli olarak; “ah anam ah! Kadın anam bal anam ya da anacığım garip anacığım!” diye serzenişlerde seslenişlerde bulunmamı bir duysan neler demezsin ki anne!

Anne, hatırladığım kadarıyla mızmız, biraz da yaramaz bir çocuktum, durum bu olunca seni çok yorduğumu zannediyorum ama sen her şeye ve kardeşlerime rağmen beni kucağına alıyor benimle daha çok meşgul oluyordun, babam da öyle, sebebi?

Benim huzursuzluk çıkartmamam için olsa gerek ama her şeye rağmen sen benimle ayrı meşgul oluyordun.

Biliyor musun anne, hani sana, benim ne zaman doğduğumu sorduğumda “Bilmem mi oğlum, Ferdane’nin bayrağının kalktığı gün” derdin de ben sana yılını sorunca “onu bilmiyorum” der senesini hatırlamazdın.

Zaten o günden belliymiş benim mızmız bir çocuk olacağım.

“Niye?” diye soracak olursan, niye olacak, avluda düğün başlıyor ben davul ve zurna sesiyle alelacele dünyaya geliyorum.

Ha, ne olur üç beş gün sonra doğsam da anneme düğünün zevkini yaşatsaydım...

Hem de elinde büyüttüğü eltisinin kızı Ferdane’yi allı duvaklı arabaya bindirip yanında da yenge gitseydi ya!

Neyse anneciğim olan oldu. her şey geride kaldı ancak ne benim özlemim, ne de sana olan sevgim, merhametim geride kaldı. Aksine her geçen gün katlanarak devam ediyor.

Hatırladığım kadarıyla senin işin çok ama çok ağırdı, eh! Köyün ileri gelenlerinden birinin hanımı olunur da işi ağır olmaz mı ama ben, o küçücük yaşımda ne işin ağırlığını ne de senin yorgunluğunu düşünebilirdim zira benim için tek varlık sendin, hele babaannem vefat edince tüm ağırlığım senin üzerinde kaldı. Her şeye rağmen sen, bıkmadan usanmadan kırmadan beni yanında, olmadı kucağında taşıdın.

Anne, sanki sana iş yaptırmamak için dünyaya gelmiş gibiydim.

Oysa, sağılacak koyunlarımız ineklerimiz, önlerine sofra hazırlayacağın çobanlarımız işçilerimiz vardı ama benim için ise tek sen vardın. O halde sen de tek benim için olmalıydın.

Sonra mı? Biraz seni rahatlatmak, hem de işlerini çabuk yapabilmen için okul müdürüne rica edip beni, beş-beş buçuk yaşında okula kayıt ettirince az da olsa önünüz açılmıştı ama ben yine yapacağımı yapıyor, senden uzak kaldığım zamanın hıncını fazlasıyla alıyordum.

Biliyor musun anne, sonradan düşündüm de iyi ki o günleri yaşamışız, yoksa birbirimizin özlemiyle daha fazla yanacakmışız zira şartlar, kader de diyebiliriz beni senden henüz on bir yaşımdayken ayırdı.

Okumaya gitmiştim hem de hiç aklımda yokken. Okumak benim neyime ki? Hem de ihtiyacımız yoktu ki ama gelin o küçücük beynime onu anlatın.

Okumak mı? Anne mi? Lakin ne soruldu ne de tercih hakkım oldu. Artık annemden ayrı düşmüştüm, annem köyde ben ise şehirde.

Özlem her gün kat kat büyüyor, önümde aşılmaz duvarlar örüyordu. Eminim senin için de öyleydi anne. Sanki zamansız bir şeyler bizi daha da uzaklaştıracak belki de ayıracak hissini duyuyordun yüreğinin derinliklerinde.

Birbirimizi ancak okul tatillerinde o da sınırlı sayılı günlerde görüyorduk. Biliyorum, ikimiz için de o günler çok kısaydı ama başka bir yol da yoktu, zira babam, kardeşlerim ve önünde dağ gibi işlerin vardı. Ama ben, okuldan her eve gelişimde “ne olur, kapıyı annem açıverse”diye beklerdim lakin değişen bir şey yoktu. Yine annesiz günler ve geceler...

Nazlanacağım, naz yapacağım kimse yoktu. Olanlar da annemin yerini nasıl doldururlardi ki?

Anne, ayrıca, senin merhametinin sevginin yanında, elinden çıkan yemeklerini öyle özlüyordum ki hele o tereyağlı tarhana çorbanı, kuyruk yağlı un çorbanı ve diğerlerini…

Yıllar geçiyor, zaman su gibi akıyor ve ben senden ayrı, şehirde okumaya devam ediyordum. Lise son sınıfa geldiğimde zaman ve şartlar belki beni sana yaklaştırır, “nasıl olsa ekonomik şartlarımız uygun” derken anne, okuma yolu, beni senden daha da uzaklaştırdı. Hem de yüzlerce kilometre öteye. “Neyse” dedim; “anne, şunun şurasında kaç sene ki üniversite? Gelir geçer.” dedim ama biliyorsun anne, hiç bir şey düşündüğüm gibi olmadı. Şartlar beni Avrupa’ya attı. Yine annemden uzak, yine özlem ve hasret…

Evlerde bile telefonun lüks olduğu, köylerde ise hiç olmadığı bir zaman diliminin bir gününde, aldığım bir mektup ile birden dünyam yıkılıvermişti. Evet, annem hastaydı, büyük ameliyat geçirmişti ama ölüm hiç aklımda yoktu. Annem ölmemeliydi ya da ölüm annem için olmamalıydı ama oldu anne.

Hem de 53 yaşında, tam da torunlarınla hoşça vakit geçirecek yaştaydın anne ama ölüm herkes için bir gerçek, her doğan zaten ölmek için doğmuyor mu anne?

İşte sen de öldün, bundan tam kırk dört yıl önce bir kış günü karlar altında konuldun toprağa.

Anne, sen ne hayırsever ne merhametli ne güzel bir kadındın. Yalnız ben değil, seni tanıyan, seni bilen herkes için öyleydin. Ölümün de güzel oldu tıpkı yaşamın gibi herkese merhamet saçarak, herkesle helalleşerek gittin cennetine.

Ruhun şad olsun anne. Ben mi yani oğlun mu anne?

Ferdane’nin bayrağının kalktığı günün yılını hesap edersek tam yetmiş yaşındayım. Şükür sağlığım yerinde, torunların evlendi. Onlardan olan  torunların da kocaman oldu, kimisi evlendi. Biliyor musun anne, benden sonra da senin hatıranı canlı tutmak için senin hatırana “Bir Ömür” adında bir kitapta yazdım ve tüm çocuklarına, torunlarına, yeğenlerine birer adet verdim ki, sen yıllar geçse de hikâyenle canlı ol ve yaşa onlar arasında…

Oğlun Hamdi

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi