ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 20-07-2024 16:19   Güncelleme : 20-07-2024 16:30

Çift  Mağara’da Kısa Bir Üzüntü / Dilek Altundağ

Yazan: Dilek Altundağ -ÇİFT MAĞARA’DA KISA BİR ÜZÜNTÜ

Çift  Mağara’da Kısa Bir Üzüntü / Dilek Altundağ

ÇİFT MAĞARA’DA KISA BİR ÜZÜNTÜ

Nisan ayının başıydı. Kelaynaklar kayalıkların oyuklarına tünemişti. Yeşilin her türlüsünü görmenin pek mümkün olmadığı Çift Mağara, dolambaçlı bir yokuşun sonundaydı.

Seyrek bitki örtüsününü içinde ilk göze çarpan, iğde ağaçlarının enfes görüntüsüydü.

İğde kokusunu saran yamacın manzarasını seyredecekleri, yaşam sesinin insan sesine baskın çıktığı bir yere oturdu.

Çift Mağara, bir dizi kar tanesi sadeliğini vurguluyordu. İnsan öğüten dev bir makinenin tekdüze homurtusu, korna sesleri, egzoz kokuları uzaktaydı.

Çok uzakta….

Etkisizdi.

İğdeler de kelaynaklar da umursamıyordu burada şehrin yırtıcılığını. Pakize Hanım da yakasındaki altın broşuna dokunarak mırıldandı:

"Umursamıyorum."

Göğe yükselen zehirli dumanlar, insan nefeslerini bastırıyordu. Sessizlik mezarlıklarda, kuytu köşelerde terk edilmiş bebeklerin seslerinde kalıyordu. İşitmiyordu sesleri Pakize Hanım.

Onun eli hâlâ yakasındaki broşundaydı. Fazla şıktı bugün. Elbisesiyle broşu en sevdiği renk zümrüt yeşiliydi. Gerçi giyimine, kuşamına her koşulda özen gösterirdi. Kendine verdiği değerdi bu. Hayal, annesi gibi değildi. Aldırmıyordu dış görünüşüne. Siyah kot pantolon, spor ayakkabılar. Kısacık saçlar. Tepeden tırnağa karaya boyanmıştı adeta.

Her zamanki gibi özensizdi. İçi kararmıştı annesinin ama biliyordu. Şimdilerde gençlik böyleydi. Kızının toyluğuna veriyordu. Bu yüzden dokunmuyordu içinde yüz yıllık kuşlarla, yüz yıllık bulutların didiştiği mevsimlere teslim olan evladına.

Garsonun gelmesiyle masayı teslim alan miskin sessizlik bozuldu. Pakize Hanım; kızının konuşmasına fırsat vermeden, onun yegâne içeceği olan gazozu, kendine de çay sipariş etti. Derin bir nefes aldı. Seri birtakım fikirler geçti aklından. Birdenbire yaşadığını, duyduğunu, düşündüğünü hissettiren bir âlemle temas etmiş olduğunu hissederek uzaklara kilitledi bakışlarını.

Garson, masada servis yaparken kıpırtısız duran Pakize Hanım’ın önüne bardağı yavaşça koydu.

Buraya her hafta gelen Pakize Hanım’ı tanırdı. Sessizliği severdi. Onu rahatsız etmek istemedi. Servis yaparken arada bir kaçamak bakışlarını, annesini yok sayan, göğün kendi renginden çok uzaklarda duran, karalara bürünmüş genç kızın üstünde gezdiriyordu.

Hayal, çocukluktan beri noktası, virgülü değişmeyen mimikleriyle pipetini gazozunda yüzdürerek köpük köpük şekiller çiziyor, höp höp höpürdetiyordu. Hoşuna gidiyordu bu sesler. Pakize Hanım, kızının muzip yüzünde gençliğini anımsadı. Annesinin ilgi beklentisinden o da sıkılırdı vakti zamanında. Kendisine özgü bir işvenin yumuşak tonlarıyla seslendi kızına.

- Sana göstermek istediğim yer burasıydı. Urfa’nın tarihi dokusunun bozulmadığı nadir mekân. Çift Mağara. Baban ölmeden önce sen çocukken de gelirdik hep.

Hayal, elini bardaktaki pipetten çekerek gözlerini kapattı. Sessizliği dinledi. Gazozunu höpürdetmeden içmeye devam etti.

- Çok hoş. Gerçekten dinlendirici.

Sessizlik arada rüzgârın sesiyle bölünüyordu.
Pakize Hanım, kızının burayı beğendiğine sevindi. Yakasındaki zümrüt yeşili broşuyla oynamaya devam etti. Hayal, annesinin tik hâlini almış bu el hareketini çocukluğundan tanıyordu. Bir de onun kendince önemli bir şey söyleyeceği zaman Urfa’nın kadife elbiselerini giyindiğini de biliyordu.

Oysa Pakize Hanım’ın gelenekselleştirdiği bu törenlerden hoşlanmıyordu o. Alaylı alaylı sosladığı ses tonuna yüklendi; “Pakize Sultan. Asıl konuşmak istediğin şey neyse söyle. Çocuk değilim artık!” dedi cık cık ederek.

Annesi serzenişleri devam eden kızını dinledi sakin sakin. Tanırdı onu. Aceleciydi. Yakasındaki zümrüt yeşili broşuyla oynamaya devam etti; “Baban da severdi Çift Mağara’yı. Hem ortamın tadını çıkarmak için.” dedi bungun sesiyle.

Pakize Hanım’ın niyeti kendi çocukluğunun, geçmişinin peşinde olmaktı. Kızına bunu inandıramadığının farkındaydı. İçinin kendinin de bilmediği karanlık kuyulara sakladığı, sonra unutmak isteyip alıştığı gerçeklerin ortaya çıkmasını istemiyordu belli ki.

Hayal, uzun uzadıya süren sessizliklerini bozmak istercesine annesinden defalarca dinlediği anılarını anlatmasını istedi. Ama önce kendisi konuşmaya başladı yine. Pakize Hanım’a Bakırcılar Çarşısı’nda sırf babasını görmek için dükkanların önünden nasıl geçtiğini sordu ısrarla; “Hadi anne susma! Babamın seni görünce çekiç seslerini yavaşlatarak sana aşk dolu bakışlar atmasından başlayabilirsin mesela!” dedi histerik kahkahalar atarak.

Pakize Hanım, kızının kendisiyle matrak geçmesine içerledi. Ama ona belli etmek istemiyordu. Sadece şu ömre bedel manzarayı seyretmek istediğini yineledi kızına. Gözlerini yumdu. Bahar havasını içine çekti. İğdeler mis gibi kokuyordu. Pakize Hanım’ı hayat yeterince örselemişti. Yorgundu. Kızının toprağına kökler atamayacağını düşündü. Kırgınlığının dipsiz kuyularına salındı. İç sesine yüklendi.

"Bu bozulmuş iskeletimi taşıyan bedenim, kırış kırış benekli ellerim, yaşlı yüzüm, aklaşmış saçlarım, sarkmış yanaklarım gün gelecek istenmeyecek. Hem hasta hem yaşlı hem huysuzum. Kızıma ne anlatsam boş. Şu anda beni anlamayacak. En gerçek olduğum zamanları tek başıma en güçsüz anlarımda yaşama kararımı söylemeyeceğim ona. Belki bir gün telefonla belki de bir mektup kâfi gelecek."

Bunaltıcıydı şehir.

İhtiyarlaşmış bedenler, kurtulmak için uzaklaşmalıydı buralardan. Uğultulu kalabalığın sessiz köşesine çekilen yılkı atları gibi tarihi dokulardan gökdelenlere doğru kaybolduğu izbe sokaklardan çok daha uzağa gidecekti Pakize Hanım. Sadece yaşlıların olduğu bir çiftlik evi. Bir belde. Eşten dosttan beklemediği ilgi kırıntılarını tek başına karşılayacaktı. Onurundan başka her şeyi elinden alan yaşama inatla bir girdabın içine çekildi.

Vicdan, insanoğlunun susturamadığı soğuk, tarafsız nesnel bir tınıydı. Hayal, sessizleşen annesinin hâletiruhiyesinin derinliği içine sızmak istedi.

“Anneciğim, hasta mısın?” diye sordu onu kırdığını anlayarak.

Annesinin sağlığı için mi kaygılanıyordu? Yoksa sandık kadar daracık hayatına onun hastalığının yükünü sığdıracağı endişesini mi taşıyordu? Zamane gençleri böyleydi. Çok çalışıyordu. Belki daha iyi bir hayat için çalıştıklarını zannediyorlardı. Belki hızlı bir hayat yaşıyordu. Lügatlarında sözcüklerin manaları bile siliniyordu. Belirgin ve sorunsuzdu hayatları. Kimsenin tam olarak kestiremediği bir uçurumdu. Sırat köprüsüydü. Dişiyle tırnağıyla tutundukları hayatları uçuruma yuvarlanmamak içindi. Korkutucu bir boşluktu.

Pakize Hanım, incinmiyordu artık. Zaman yoktu böyle şeylere. Benliğine sadece kâinatın sessizliği dolanıyordu. Ani bir devinimle yakasındaki broşu çıkarttı. Kızının yakasına taktı. Hayal, zümrüt yeşili taşlı, altın broşun siyah tişörtünde eğreti duruşundan rahatsız baktı etrafına. Kimsenin onu görmesini istemedi. Tuhaf, tanımsız bulanık bir duygu yayılıyordu kalbinden bütün damarlarına.

“Anne! Bu ne şimdi? Dedemden kalan tek yadigâr. Broş!”

Pakize Hanım, değerli olduğu için bu hatırayı ona armağan ettiğini söyleyince  ikirciklendi Hayal. Annesinin  ruhunun derinliğine sızamayacağını anladı. Gerçekten hasta mıydı yoksa? Az önce bunu sorduğunu hatırladı. Ürktü. Belki de sakladığı bir şey vardı annesinin. Ona alaysı bakışlardan da konuşmaktan da vazgeçti.

Sustu.

Yüzü, güneşe dönen ayçiçeği gibi, gülümsüyordu annesinin. Kızının başka cümleler kuramamasını yine gençlerin dapdaracık hayatlarına bağladı. Oysa çocukken çok konuşurdu kızı. Cıvıl cıvıldı. Büyüdükçe eksildi kelimeleri de. Pakize Hanım, Hayal’in yakasında daha bir parlayan zümrüt yeşili broşuna gözlerini dikti.

“İyi bak ona. Baktıkça beni göreceksin.” dedi dilhun bir hâlde sonsuz boşluğa dalarak.

Nasıl olsa kısa üzüntülü sahneyi de unutacaktı kızı. İğde kokusunu saran yamacın manzarasından henüz ayrılmadan daha kısa sürecekti bu üzüntüsü…

Editör: Dilek Tuna Memişoğlu 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi