CAĞALOĞLU’NA VEDA
Bu sabah uyandığında hoş bir mutluluk hissetti. Ankara’dan arkadaşı gelecek ya, belki ondandır. Günlerden pazar… Öğleye doğru Harem Otogarı’nın orada buluşacaklar. Arkadaşı İstanbul’u fazla bilmiyor, “Sahaflar Çarşısı’nı görmek istiyorum.” demiş ve “Gerisini sana bırakıyorum.” demeyi de ihmal etmemişti.
Yusuf’un, kafasını son zamanlarda en çok meşgul eden düşünce, yaz sonu İstanbul’dan taşınacak olmasıydı. Çocukluğunda geldiği bu muazzam şehirden gitme vakti artık gelmişti. “Sahi bu koskoca şehirle nasıl vedalaşılır?” diye kendi kendine sorduğu sorular sıklaşmaya başladıkça, ayrılık hüznü daha fazla tetikleniyordu.
Elif’in, “Gitmeden gezdir beni.” demesi üzerine yaptıkları planın zamanı geldi. Bugün, hem Elif’e gönüllü rehberlik yapacak hem de bir zamanlar çalıştığı Cağaloğlu ile vedalaşmayı deneyecekti…
“Bu sene, yaz mevsimi de bir türlü gelemedi.”
“Küresel ısınma varmış ya, mevsimler de şaşırdı. Yakında baharlar da hissedilmeyecekmiş, sadece iki mevsim olacakmış diyorlar.”
“Galiba haklılar, yaz ile kış arasında geçiş kalmadı ki, bakıyorsun bugün kış, yarın yaz oluvermiş…” Sohbet böyle devam ederken:
“Vapurdaki çay keyfi de bir başka güzel oluyormuş.” dedi Elif.
Boğaz havasında, Harem’den Sirkeci’ye güzel bir yolculuk oldu… Yerlerinden kalktılar ve ellerindeki boş çay bardaklarını hemen yandaki camın pervazına koydular. Arabalı vapur iskeleye yanaşmış, arabalar sırasınca inmeye başlamıştı… Kendileri de vapurdan inip, Eminönü’nün her zamanki kalabalığının arasından sakin adımlarla Cağaloğlu’na doğru yürüdüler. Sol taraftaki Sirkeci Tren Garı, şahitlik ettiği bütün geçmişiyle gelene geçene selâm veriyor gibiydi. Biraz önce üzerinden geçtikleri boğazdan esen ılık rüzgârı arkalarına alarak, Cağaloğlu yokuşundan çıktılar.
Yusuf”un, “Hey gidi günler!” diye iç çekmesinin sebebi, sadece geçen zaman değildi elbet. Her şey hızla değişiyordu ve son zamanlarda bu duruma fazlasıyla hüzünlenir olmuştu. Belki de bu sebeple, ta uzaklardan kendisini ziyarete gelen arkadaşına daha da çok şey anlatmak için sabırsızlandı. Galiba, Elif ile beraber kendisi de ‘anlatacaklarını’ dinleyecekti.
Bugün yapacağı gönüllü rehberlik, içinde barındırdığı ve artık yeni zamanlara taşımak istemediği anı yükünün kitabını, ‘olgunlaşmış bir kabul’ ile kapatıp, kendi tarihinin en değerli rafına koymasına vesile olacaktı. Ve şimdi, Cağaloğlu’nun anılardaki yerini almasına ramak kalmıştı…
Bir zamanlar duvarındaki heykel kabartmaları ile ünlü binanın önünde durdular. “İşte burada Hürriyet Gazetesi vardı.” dedi. Ayaküstü biraz oyalandıktan sonra yolun karşısına geçtiler. Oradaki dar sokaktan içeri girdiler. Belli ki, gençlik anılarının birikiminden taşan bir kupleyi paylaşmak istediği bir yer vardı orada…
Sakin olan sokaktan biraz ilerlediler. Oldukça köhneleşmiş ve hatta giriş kapısındaki cam üstten çatlamış olduğu halde, gayet sağlam görünen demir kapılı iş hanını gösterdi ve; “Burada bir daktilo tamircisi vardı.” dedi Yusuf.
“Vay canına! Demek daktilo tamircisi… Günümüzdeki teknolojiyi düşününce, otuz yılda ne acayip gelişmeler olmuş.
“Şu demir kapıdan içeri girdiğinde arkaya doğru ilerleyen bir koridor var. Koridorun sonunda, o zamanlar biraz da loş bir ortamda kalan ve camında “Tamirci- İtina ile daktilo tamiri yapılır.” yazan bir dükkân vardı… Kalın çerçeveli gözlükleri, yağdan ve pastan kahverengiye dönmüş önlüğü, sigaradan sararmış bıyıkları ile siyah sakallı bir adam hatırlıyorum… Masa lambasının monte edildiği tamir tezgâhı ve duvara yaslanmış büyük raflarda her daim tamir sırası bekleyen daktilolar…
“Abi, şef gönderdi, şunu akşama hallediver.” diye getirdiğimiz daktiloyu özenle alır, uygun bir yere koyar ve hep:
“Acele yok… Acele yok…” diye karşılık verirdi.
Bütün bunları anlatırken içinden geçen hafif sızıyı Elif’e hissettirmemeye çalıştı. Sanki şimdi önünde duran köhne demir kapıdan içeri girse, o dükkânı ve adını hiçbir zaman bilme ihtiyacı duymadığı, daktilo tamircisini görecek gibi oldu. Elbette onun bir adı vardı ama buralarda herkes ona ‘kara sakallı tamirci’ diyordu.
Biraz daha ilerlediler. Sokağın sonundan başka bir sokağa geçtiler. Özenle anlatıyor ve otuz yıl önce yaşamış olduğu anılarından küçük pasajlar paylaşıyordu. Yerebatan Sarnıcı’na çıkan caddeye varmadan hemen önceki sokakta, bitişik nizam dizilmiş eski binaların birinin önünde durdular. Elini arkadaşının omzuna atarak, önlerinden birkaç basamak aşağı inen ve devamında, şimdi bir halıcı dükkânı olduğu belli olan yeri gösterdi.
“Burası bir matbaanın dizgi atölyesiydi. Raflarda kurşun harfler vardı.” diye başladı anlatmaya. Merakla ve dikkatle dinleyen arkadaşına o günleri anlatırken, içinden geçtiği halde dilinden dökülmeyen nice yaşanmışlıkları hatırladı. “Şevket abi, çay nerde kaldı?” diyen dizgici Asım ustanın sesini duyar gibi oldu. Bugüne kadar gördüğü en kalın camları olan gözlükleri ve ağzından hiç eksik olmayan ‘Bafra sigarası’ ile hala çay bekliyor gibiydi.
“Sen o kurşun dizgi harflerinin olduğu zamanı gördün mü?” diye sordu Elif.
“Evet, gördüm ama sanırım son zamanlarıydı. Çünkü buradaki atölyeden başka hatırlamıyorum.” diye cevap verdi. “Yahu ne de çok zaman geçmiş.” diye içinden geçirdi ve derin bir nefes aldı.
Yürümeye devam ettiler. Biraz sonra caddeye çıkacak olmanın verdiği bir garip veda hissi geldi. Öylesine içten anlatıyordu ki, sadece arkadaşı değil aynı zamanda kendi anlattıklarını, kendisi de dinliyordu. Zira biraz sonra caddeye çıkıp ilerlediklerinde, anılarıyla birlikte geçmişinin bu sayfasını da geride bırakacaktı.
“Dur!”
“Ne oldu?”
“Hemen caddeye çıkma. Şu köşede biraz duralım. Burayla ilgili anlatacağım son bir şey kaldı.”
Cadde ile sokağın birleştiği köşede bulunan bir binanın tam da karşısındaydılar. Şimdi altta, turistik eşya satan iki dükkân ve en üstte bir kafe olduğu tabelasından anlaşılan bir binanın üçüncü katını gösterdi. “İşte burada çalıştım.” dedi. Öyle ki, kendisini dinleyen arkadaşından daha heyecanlıydı. Hevesle başladığı anlatımına kısa bir süre sonra sakinleşerek ara verdi. Gözünün önünden geçen anıları seyrediyor gibiydi. Arkadaşı da durumu fark etmiş olacak ki, hiçbir şey sormadı.
“Buralarda biz mi yaşadık, rüya mıydı, eski bir romandan sayfa mı okuduk bilmiyorum. İnan bana artık ayırt da edemiyorum. Birazdan caddeye çıkacağız ve bu kitap kapanmış olacak, diye geçiyor içimden.” diyebildi.
“Neden böyle düşünüyorsun, yine gelirsin buralara.”
“Elbette gelirim, belki tekrar beraber bile gelebiliriz ama biliyorum ki bugün buralarda geçmişimle son randevum. O anıları artık taşımayacağım. Ait oldukları zamana iade edeceğim.
Elif, geçmiş ile vedalaşan dostunun bu anına şahit olduğunu bildi ve bir süre sadece dinlemekle yetindi…
“Bak burada bir lokanta vardı. Bize ucuz yemek veriyordu. Akşamları işimiz uzayınca da ekmek arası köfte söylerdik. Bir de ilerideki bakkaldan içecek alırdık. Çünkü içecekler bakkalda daha ucuz oluyordu. Fazla mesai yaparken, memleket meseleleri konuşmak daha keyifli olur bilirsin değil mi? Gençlik yılları işte…” dedi Yusuf.
Yusuf, sokaktan çıkıp caddeye ayak bastıklarında birden durdu. Geriye dönüp baktı ve gülümseyerek, içinde binaların olduğu ‘koca bir boşlukla’ vedalaştı…
Yerebatan Sarnıcı’na doğru yürürken, biraz önceki hüzünlü ruh hali değişmiş, artık daha neşeli olmuştu. Bazen Rusça bazen Arapça ama çoğunlukla İngilizce olarak müşteri tavlamaya çalışan satıcılara bulaşmadan yürümeye devam ettiler. Vakit öğle sonrasına doğru ilerlerken, şehir dışından gelen bu çok sevdiği arkadaşının omzuna elini atarak:
“Acıktık değil mi? Hadi gel. Sultanahmet köftesi yiyelim. Lezzetine bayılacaksın. Bir de turşusu var ki, harika! Sen belki gazoz istersin ama ben büyük ayran içeceğim.” dedi. Öylesine coşkulu söylemişti ki, Elif’in cevap vermesine veya başka bir öneride bulunmasına fırsat vermeden, köftecinin olduğu tarafa doğru yöneldiler…
İyice doymuş karınlarıyla köfteciden çıktılar. Bir tarafta Ayasofya, diğer tarafta Sultanahmet Camii’nin olduğu meydan önlerinde duruyordu. Hatta Yerebatan Sarnıcı’nın girişi de hemen yakındaydı… Tam da “Şimdi ne yapacağız?” diye soracaktı ki Elif:
“Daha bitmedi.” dedi Yusuf.
“Bitmeyen nedir?”
“Geçmiş ile vedalaşma.” diye gülümseyerek cevap verdi.
“Çemberlitaş ve Sahaflar Çarşısı var.” dedi. “Ama şimdi şu ilerideki kahveciden birer tane filtre kahve alalım da öyle gidelim.” diye ilave etti.
“Olur.”
“Hayır! Kahveden vazgeçtim. Çemberlitaş’ın az ilerisinde, medresenin bahçesi var orada çay veya közde Türk kahvesi içelim.”
“Peki” diye gülümseyerek cevap verdi Elif. Zira bu coşkuyla değişen kararlara itiraz etmek de pek mümkün görünmediği için olacakları çoktan akışına bırakmıştı bile...
Sahaflar Çarşısı’na, Kapalıçarşı tarafındaki kapıdan girdiler. Kitap ortak tutkularıydı. Zaten, Çemberlitaş’tan sonra sohbetleri kitap üzerine yoğunlaşmıştı. Dükkânlara baktılar. Bazı kitapları incelediler, özellikle eski kitap meraklarını gidermeye çalıştılar. Hiçbir şey otuz yıl öncesindeki gibi olmadığı için, kitapçılarda da, o özlemini duydukları ortamı hissedemediler. Çarşının Beyazıt Meydanı tarafındaki kapıdan çıktılar. Hemen oradaki yaşlı çınar ağacının dibinde biraz dinlendiler.
“Sahaflar Çarşısı beklediğin gibi değilmiş, değil mi?” diye sordu Yusuf.
“Evet, eski kitap konusunda beklentim pek de karşılık bulmadı.”
Şimdi Elif, Yusuf”un koluna girdi ve iki arkadaş Beyazıt Meydanı’na doğru yürüdüler.

DAKTİLO SESİ
Bu şehir neydi sahi? Bir zaman eskizi mi?
Tüm yaşanmışlıkları biriktirir anbean
Tükenmemiş aşklardan nedir ki geri kalan?
İçinden geçtiğimiz bir hayat dehlizi mi?
Değişti mi yüzlerin birbirine bakışı?
Şimdi mi daha güzel, eskiden mi güzeldi?
Her semt farklı bir öykü, her yer öyle özeldi
Kıvranıyor hüzünle kaldırımı, yokuşu
Yükselir çarşısından insanlığa bir öğüt
Küçük, hasır tabure; çaylar da tavşankanı
Zihnimde demleniyor geçmişin tatlı yanı
Kucaklıyor düşümü meydanda salkım söğüt
Geçiyor gözlerimden bu şehir çağlayarak
Yalınayak çocuklar, kuşların cıvıltısı
Kayboldu mu yüzlerin o masum ışıltısı?
Mânâlar yok oluyor göğsümde ağlayarak
Gençliğime ses olsa, dile gelse şafaklar
Bir daktilo sesinden eskidir emeklerim
Kalabalık içinde gezdi gözbebeklerim
Şimdi yorgun bu şehir, bitkin arka sokaklar
Sahaflar Çarşısı'nın kalmadı tadı tuzu
Kitaplar kadim zaman bilgisini tüketmiş
Zaman sanki değirmen, sevgileri yok etmiş
Şehrin ruhu silinmiş, kalmamış ayak izi
İşte bak, uyanırken yeni günün koynunda
Bambaşka hülyalara sürüklüyor insanı
Bir tebessüm kondurur yanağına, bir anı
Unutulan geçmişin tüm vebâli boynunda




























































