ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 17-11-2025 19:00   Güncelleme : 18-11-2025 01:54

Bir Yalnızlık Senfonisi / Mine Borazan

Yazan: Mine Borazan -BİR YALNIZLIK SENFONİSİ

Bir Yalnızlık Senfonisi / Mine Borazan

BİR YALNIZLIK SENFONİSİ

Sonbahar başlı başına görsel bir şölen bana göre. Doğanın rengarenk, binbir renge bürünmüş hali. Her ne kadar bazı şarkılarda “Derdin nedir sonbahar?” diye sorulsa da…

Evet, bende sormak isterdim, “Derdin nedir sonbahar?”
İnsan, insana; dağ, dağa sorar da duyacağım cevaplar benim melenkolik yüreğimi depreştirir mi bilmem? Tıka basa hüzne gömülüyorum ben her sonbaharda.
Şimdi, diyerek başlıyor lafa sonbahar. 

“Görmüyor musunuz? Bütün yapraklarımı döktüm, çırılçıplağım. Dallarıma konan kuşlar bile terki diyar ettiler, sanki benim hiç derdim yokmuş gibi. Bütün depresif kişilikler şiirlerinde, görsellerinde beni resmetti.

Hasta olanlar bile suçu bana attı. İçin nane limonunuzu, benimle uğraşmayın. Yapraklarım yok diye boyun büken ağaçlarımı birde siz dinleyin! Bir zamanlar krallar, kraliçeler gibi yemyeşil sallanan ve en güzel resimleri veren yeşil yeşil bakan o güzelim ağaç dallarım; şimdi yerlerde, ayaklar altında hışır hışır üzerinde tekmelenmeyin!  Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim, yağmurlar sağanak gibi yağarken nasıl ıslandığımı.”

Bağ evinin kocaman camlarından şahane bir manzara göze çarpıyordu.
Sarı, yeşil, turuncu ve kahverenginin muhteşemliği göz kamaştırıyordu. 

Metin camın önüne koyduğu koca masaya birkaç kitap bir abajur ve bir çerçeveli resim yerleştirmişti. Böyle bir güzelliği resmedeceği bir not defteri bir de kalem yerini almıştı.

Deri koltuğuna oturmadan önce ocağa çaydanlığı koydu. Gündüz çay iyi giderdi. Kahve ise uyumadan önce karanlığı izlerken içerdi. Gramofondan gelen bir şarkıyı dinlerken iyi gidiyordu.
Hafta sonları mutlaka bu bağ evine geliyordu, şehrin gürültüsünden kaçmak ve kafa dinlemek için. Şömineye de birkaç odun atıp eskileri yad etmeyi seviyordu.
Çoğu zaman hayaller kuruyordu. “Oğlum Metin, hayalsiz yaşanır mı?” diye de çoğu zaman kendine söyleniyordu.

Masada duran kitapların hepsini de kendi yazmıştı. 
Bir şeyi farketmişti hevesli ihtiyar; ona sorsan hep onyedilikti.
Mevsimlere hiç bir kitap yazmamıştı. Oysa yetmiş yıllık ömründe ne mevsimler geçmişti; kimisi hüzzam makamı kimisi şen şakraktı.

Yarım asırlık ömrünün son onbeş yılı hep tek başınaydı. Çocuklar da mevsimler gibi geçip gitmişlerdi. Akıllarına gelince arıyorlardı, önemli günlerde bir de kart gönderiyorlardı. Yüzlerini unutmuştu…

Kendine minicik bir dünya inşa etmişti; çayı, kahvesi, müziği ve kitaplarıyla. Bir de mazideki güzel ekşi, tatlı, tuzlu anılarıyla.

Bu aralar kendini çok güçsüz hissediyordu. Çayını doldurup bilgisayarın başına geçti, deri koltuğuna oturdu. Ama önce çerçevedeki genç kadınla konuşmaya başladı.

“Ah be kadın, ne vardı bu kadar erken gidecek? Bu ihtiyarı sensiz o derin kuyularda bırakacak. Şurada olsan, karşımda otursan, kahvemizi içsek. Sonbaharın güzelliğini seyretsek, gramofona da bir Müzeyyen koysak.
On beş yıl oldu, sen gideli; o günden beri bedbahtım be kadın!
Ahsen'im, ömrümün vişne bahçesi, sadece senin aşkın ayakta tutuyor beni. Özledim, ruhumun kapanmayan yarası seni.”

Dışarda hafiften bir yağmur başlamıştı, sonbahar yağmurlarıydı.

Yarım saat kadar bir şeyler yazdı Metin bilgisayarda. Oturmaktan ağrıyan bacaklarını ovuşturarak cama yöneldi. Yağmurla yarış halindeydi gözyaşları.
Yalnız geçen bir ömrün can kırıkları, öyle bir batıyordu ki sol yanına.

İşte benim derdim “Bir yalnızlık senfonisi.”
Söyle! Senin derdin nedir son bahar?

***


Editör: Nevin Bahtışen

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi