ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 09-10-2023 23:04

Arka Bahçedeki Yüzler / Gülçin Granit

Yazan: Gülçin Granit -ARKA BAHÇEDEKİ YÜZLER

Arka Bahçedeki Yüzler / Gülçin Granit

ARKA BAHÇEDEKİ YÜZLER

“Çalışmazsam, İstanbul beni yiyecek”

Güneş hüzmelerini cömertçe evrene yayıyor fakat genç kadının içindeki karaltı gittikçe büyüyordu. Geceyi huzursuzca geçirmiş, sabaha kadar yatağın içinde debelenip durmuştu. Evin duvarları üzerine geliyordu sanki. Boğazını bir el sıkıyormuşçasına nefessiz kaldı. Kocasının kıymık gibi bakan sözleri aklına gelince nemlendi gözleri. Kahvaltı yapmak istemedi canı. Kızına alelacele bir şeyler yedirdi. “Bir an önce dışarı çıkayım." diye mırıldandı kendi kendine.

“Açık hava ikimize de iyi gelecek." diye düşündü. Suskunluğu dil edinmiş genç kadın, aynaya düşen suretini görünce irkildi. Gözlerine çok ağlamaktan kan oturmuştu. Elini ıslatıp gür ve dalgalı saçlarını hafifçe iki yana yatırdı. Aynanın karşısında gülümsemeye çalıştı ama olmadı. Hafif bir tebessüm etti, yüzü çözülüverdi. Ne yaparsa yapsın yüzüne yansıyan mutsuzluğu gizleyemiyordu. Nasıl mutlu olabilirdi ki? Kocası Halil çok asabiydi ve bu yüzden onunla geçinemiyordu işte! O ise ruh ve beden yorgunu. Akşam sofrasını yine havada uçarken görmüştü ve bu kaçıncıydı?..

Ayrılmak için kararlıydı. Lakin, işsiz güçsüz çocuklu dul bir kadın tek başına ne yapardı? Düşündükçe arapsaçına dönüyordu aklındaki fikirler. Bu sefer de erteleyecekti özgürlüğünü. İşin içinden çıkamayacağını anlayınca, hazırlanmak için acele etti ve kızına; “Parka gidiyoruz annecim, bebeğini de yanına alabilirsin.” dedi.

Nihayet dışardaydılar, kızı kuşlar gibi cıvıldıyordu. Genç kadın, gülümseyen tüm insanlara ürkerek bakıyor, onların başka bir gezegenden gelmiş olabileceklerini düşünüyordu. Yürüdükleri sürece hiç konuşmadılar. Komşusu Ayten ablanın selamını başıyla cevap veren genç kadının yüzünde küskün bir ifade vardı. Parka geldiklerinde parka en uzak yere sinip oturdu. Sigarasını yaktı. Kızı, bebeğiyle bankta oturuyordu. “Mutluluk susmaktır.” diye mırıldandı.

Biraz ilerde istinat duvarına yaslanmış bir kadın dikkatini çekti. Saçları aylardır yıkanmamış, üstü başı perişan belki sokaklarda yaşayan meczup bir kadın. “Kızımı, İstanbul yedi!” diye bağırıyordu. Yarasına tuz basılmış gibi yandı genç kadının içi. Ruh halinde, kadına karşı bir yakınlık hissetti. Kızına baktı, sigarasından derin bir nefes daha çekti. Meczup kadının yüreğinden yükselen sala seslerini duyumsuyordu adeta. Yeniden bir ses yükseldi meczup kadın tekrar bağırıyordu; “Kızımı, İstanbul yedi!”

Genç kadın, kocasını bırakmayı düşünecekti ki, İstanbul’dan korktu... İnsanlardan çekindi... Sigarasından derin bir nefes daha çekti. Dumanını kadına doğru savurdu. Kadınla göz göze geldiler. Genç kadın etrafta olup biteni ardında bırakarak meczup kadının gözlerinde odaklandı. Çevreye sırtını dönüp meczup kadını dost edindi ve kadının yanına gidip onun sigarasını yaktı. Geri dönüp yerine oturdu ve başladı düşünmeye. Meczup kadının gözlerindeki acıyı duyumsadı, takılmış plak gibi “Kızımı İstanbul yedi!" diye bağırıyordu.

İçinde ne çok acılar biriktirdiğini düşündü meczubun. “Konuştuğu bu ise sustukları nasıldı?” diye düşünmeden edemedi. Sustukları konuştuklarından daha önemli olabilirdi. Belki de başına gelenlerin özetiydi bu cümle; “Kızımı, İstanbul yedi.” Başına neler gelmişti garibin, acaba kızına neler olmuştu?

En çok bağıranın haklı çıktığı bu dünyada, tüm mazlumların alacaklı olduğunu biliyordu. Kendisi gibi... Gözlerinden yaşlar yuvarlanarak aktı. Kızının sorusuyla irkildi; “Anne! O teyze neden böyle?” diye sorunca kadın; “Hasta kızım o teyze, kızını kaybetmiş. Sen de yanımdan sakın ayrılma sonra sen de...”

Kız kumların üstüne oturdu, bebeğini ayaklarında sallamaya başladı. Kalabalıktı park, herkes meczup kadına bakıp gülüyordu. Genç kadın, bezelye filizi gibi kıvrıldı. Karnına ağrılar girmişti. Bu kadını söyleten biri varsa... Ya bu kadın boşuna konuşmuyorsa... Ya bu kadınla karşılaşması bir rastlantı değilse... Ya bu kadını, Allah çıkartmışsa karşısına ve bunun da bir sebebi varsa... Genç kadın, meczup kadının gözlerinden, gitgide daralan haleler içine çekilerek kendi geçmişine doğru gidiyordu.

Dün gece kocasıyla kavga ettikten sonra kolunda bir morluk olmuştu. Ağlıyordu, odasına geçti. Anlatmak isteyip anlatamadığı ne çok şey vardı.. Derdini ağaçlara anlatmalıydı, yoksa çatlayacaktı. Sanki üstüne boğa oturmuş gibi nefes alamadığını hatırladı. Yine daraldı, derin bir nefes aldı. Yine geçmişi hatırlamaya kaldığı yerden devam etti.

Rüzgar çıkmıştı, odanın açık penceresinden içeriye incir ağacının keskin kokusu giriyordu. Tül mırıl mırıl uçuşuyordu. Kızı uyuyordu. Üstüne sabahlığını geçirerek bahçeye indi. İncir, kara üzüm, ıhlamur, defne ve elma ağaçlarının arasındaki divana oturdu, sırtını duvara yasladı. Ihlamur ve incirin keskin kokusunu tüm hücrelerine ulaşıncaya kadar içine çekti. Bu koku onun tüm sıkıntılarını sıvazlayıp geçti. Tüm dertlerini unuttuğu şifahanesiydi bu bahçe.

Gökyüzündeki yıldızların yeryüzüne yakınlığını fark etti, gökyüzünü ters çevirse hepsi kucağına dökülecek gibiydi. Her bir yıldızı birer umut olarak düşündü.  “Belki de öyle idi...” diye geçirdi içinden. Yüreğindeki kuşlar gözlerinde kanat çırpmaya başladı. Birden ettikleri kavgayı hatırladı.

Ağaçların kokuları kesildi, tüm yıldızların ışığı söndü. Genç kadının içini bir karanlık kapladı. Kadının, kocasından ayrılabilmesi için işe girmesi gerekiyordu. Kızını büyütmek için uzun süre işyerinden uzak kalmıştı.

Geçenlerde, resmi daireye gitmişti iş aramak için.  Bilgisayar kullanmayı bilmediğini söylemiş ve “Bu sorun olur mu? Ama çabuk öğrenirim." diye ilave etmişti. Adam, kadını baştan aşağıya süzüp gülümseyerek; “Hayır, olmaz çünkü size bilgisayar kullanmayı ben öğreteceğim. Yalnız, önce beni sonra Allah’ı tanıyacaksınız.” demiş ve ilave etmişti; “Sizi evden ben alacağım, sizi eve ben bırakacağım.” Bunları duyunca içi ürpermişti. “Tamam, biraz düşüneyim size dönüş yaparım.” diyerek orayı terk ettiğini düşündü.

Korktu... İçini yeniden bir ürperti kapladı.

Ertesi gün başka bir işyerine müracaat ettiğinde patronun karısına, eşinden ayrılmak istediğini ve iş aradığını anlatınca kadın onu baştan aşağıya süzerek; “Kocandan ayrılmayı düşünüyorsan buraya gelemezsin." demişti.

Oradan da eli boş bir şekilde eve döndüğünü hatırladığında gözleri doldu. Bir kadının bir kadına bunu yapması Allah’tan reva mıydı? Bu davranış onun çok gücüne gitmişti. İş aramıyor adeta savaşıyordu. Her şeye rağmen iş arayacağına dair kendisine söz vermişti.

Rüzgar çıktı. Ihlamur ağacı, kadının saçlarını okşadı, incir ağacı tüm güzel kokularını onun üstüne boca etti. Asmadaki fareden bahçedeki ağaçlara, herkes ona gülümsüyordu.

Her bir ağaca dalıp gitti gözleri. Kocasının iyi yanlarını hatırlamaya çalışarak düşündü bu kez. Ihlamur kadar güçlü, elma kadar bereketli, defne gibi dik kafalı, asma gibi kara mizahlı... Her ne olursa olsun çalışmak zorundaydı. “Eğer çalışmaz ve bir işin ucundan tutmazsam, asıl o zaman İstanbul beni yer.” diye düşündü.

Meczup kadının gözlerinden, küçük halelerden büyüğe doğru çıkarak geçmişinden uzaklaştı. Yerinden kalktı ve onun yanına giderek eline bir çorba parası sıkıştırdı. 

Kızının elini tuttu ve tam gidiyordu ki meczup kadın, suskunluğu dil edinmiş kadının ardından seslendi; “Sakın gitme!.. İstanbul seni de yer...”

Editör: Serhan Poyraz 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi