ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 16-02-2025 12:47   Güncelleme : 16-02-2025 18:23

Arafta Bir Yazar ve Maria Puder / Dilek Altundağ

Yazan: Dilek Altundağ -ARAFTA BİR YAZAR VE MARİA PUDER

Arafta Bir Yazar ve Maria Puder / Dilek Altundağ

ARAFTA BİR YAZAR VE MARİA PUDER

“Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola adım atmaktan bu kadar çekiniyor; her yaklaşan insanı bana fenalık etmeye geliyormuş gibi, endişeyle karşılıyordum?”

Ah, Raif Efendi!
Düşündüm de, sen de benim gibi bu hayatta yeni yola adım atmaktan çekinmiş, her yaklaşan insanı endişeyle karşılamışsın. Bazen nefes almak bile yük geliyor. İhtiyaç olmasa, o nefesi de almam. Raif Efendi, şairle senin özlediğin çağda yaşıyorum. Ama sizin özlediğiniz bu çağdan nefret ediyorum. Etimle kemiğimle nefret ediyorum hem de…

Herkes kendi çağının sahibi ve mahkûmu... Sahibi; çünkü hayatın akışına kapılan, her daim tıkır tıkır işleyen bir saati var. Mahkûmu; çünkü insan kararsız bir kâinatın ekseninde her an savrulan bir duygu seline kapılıyor. Her an değişiyor, sevinçleriyle kederleri…

Raif Efendi, ne iyi ettin de bugün misafirim oldun. Hiç keyfim yoktu. Çalıştığım yayınevine de gitmedim. Editörlük yaptığım yayınevinin ortamı geriyor beni. Dergiye zamanında yazı yetiştiren de, derginin iş yükünü çeken de benim oysa…Düşünebiliyor musun, derginin kapak tasarımında bile fikrim sorulmuyor. Editörü olduğum dergide sözüm geçmiyor! Hele genel yayın yönetmeni... Ah! Raif Efendi, neler etti bana bir bilsen… Kalp ritmimi bozdu. Parazitlerle boğuşturdu beni. Bu iş, gün geçtikçe işkenceye döndü. İşim iş olmaktan çıktı. Dergiciliği bırakıp bırakmama arasında arafta kaldım. Raif Efendi, ben hiç senin gibi olamadım. Bankada çalıştığın zamanlarda kimseyle muhatap olmazdın ya sen… Etliye sütlüye karışmazdın. Bu yüzden herkes senin manasız ve sıkıcı bir mahlûk olduğunu düşünürdü. Keşke ben de senin gibi başkalarını umursamadan işimi yapabilsem... Sahiplenmesem fenalıkları…

Ah, Raif Efendi!
Ne çok kıyısız kaldım. Elimi kalbimin üzerine koyduğumda yaşadığımın farkına varıyorum ancak... Senin gibi bir roman karakterinden daha fazla kurguyum. İnan, ki unuttum kendi olma yolculuğumu... Böyle kederli havalarda ne yapıyorum biliyor musun? Vaktimin tümünü yazarak geçirdiğim masamda oturuyorum. İnsanlar yaralıyor ama kelimeler yaralarımı sarıyor. Yazmanın tonlarını yaşıyorum. Hayata ve yazmaya tutunma serüvenim, bir rastlantı da değil. Bunu, kurgunun kıyılarında kendi sesimi roman karakterlerinin seslerine katıp, anlatma çizgisine geldiğimde anladım. Sonra yazdıklarımın ince ince süzülüp âdemelmasında içli bir yutkunmaya dönüştüğünü gördüm.

Raif Efendi, beni yalnızca karakterlerim anlar. Kader silsilesini onlarla birlikte hissederim. Geçenlerde dertlerimi senin yazarına da anlattım. Gözleri doldu beni dinlerken... Onu dipsiz kuyulardan çıkarana kadar uğraştım. Sonra ne oldu biliyor musun? Sabahattin Ali de seni anlattı bana… Almanya'yı, Maria Puder’ini… Senin ızdıraplı ölümünü… Kendi dertlerimi unuttum o an… Derin dehlizlerde boğdu beni… İçime dert ettim, iyi insanların erken ölmesini… Zaten iyilere kalmaz bu dünya; ama işin gerçeği, Tanrı sevdiği kulunu yanına alır. Sabahattin Ali’ye insanlardan kaçtığımı da anlattım. Nankör insanlardan çok çektiğimi... “Biz iyi biriyiz, değil mi?” diye sordum. Sabahattin Ali, bakışlarını gözlerime sabitleyip, “Biz hüzünlü kuluz.” dedi ve sustu. Uzunca bir zaman sustu. Onunla çok iyi anlaştık. Kurduğumuz dostluk ilerledi. Biliyor musun, Sabahattin Ali ikide bir Maria Puder'in mektubundan söz etti durdu. Maria Puder'in yaz ortasında sana yazdığı şu garip şeylerden bahsetti. Mektuptan haberimin olduğunu unuttu herhalde… Maria Puder’in sana çok güzel bir haberi vereceğini, senin de o haberi duymak için değil sonbahara kadar, tam on sene beklediğini söyledi. Hatırladım. İçime oturdu. Raif Efendi, dile kolay; on sene beklemişsin bir haberi duymak için… Senin göğsünün içinde sakladıkların, tel tel dökülüyordu mektuplarına… Senin bu hâline üzülürken, Sabahattin Ali'nin yüzünde hükümsüz kelimelerin gölgesinde sararmış bir acı vardı.

Raif Efendi, senin romanını ben yazsaydım acının her tonunu yüklemezdim sana… Senin Maria Puder'le tanışmadan evvelki boş, gayesiz, maksatsız günlerini eskisinden daha çok ıstırap veren bir hikâyeyle başlatmazdım mesela…

“Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanılabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu.” demişsin.

Böyle içi oyulmuş cümleler kurdurmazdım. Nesneleri kanata kanata batırmazdım özneye... Yüklemini kederden öldürmezdim. Etrafının farkında olmayı her şeyden zevk almanı sağlardım. Raif Efendi, seninle bir kere daha okuyalım Kürk Mantolu Madonna’yı... Maria Puder’in ölümünün geçtiği satırlarda duralayalım. Derin derin nefes alalım. Onu kaybetmiş gibi değil de, bulmuş gibi bir his uyansın sende... Elbette ölenlerimiz, ölülerimiz olacak. Onların bize hatırlattıkları, hatta bıraktıkları… Maria Puder’i güzel hatırlayalım.

Puder’i ne güzel sevmişsin. Ne güzel sevmiş o da seni… Ben sevgililerin geceleri pencerelerde seyredilen “dolunayı” olamadım. Günlerin kabarıp taşan ruhu, aşkın hücrelerine dolup taşan biri olamadım işte... Bir imkânsızlık ağıydım hep... Sabahattin Ali’ye bile söylemedim bu sırrımı… Sevdiğimden bana “özel davranmasını istediğimde, “Aşk başka, iş başka.” bile dediğini söyleyemedim. Hiç mi merak etmedi? Hiç mi sevmedi? Ben bu soruların cevabını sevdiğim adama kaç kere, kaç kere haykırdım. Bir bilsen? Her defasında ofladı pufladı. Hiçmişim gibi davrandı bana...

Ah, Raif Efendi!
Sen olsaydın dayanır mıydın? Dayanamazdın. Yaşamla ölüm arasında kalsaydın, sevdan için intihar bile ederdin belki… Ben araftayım yine. Zordur, yaşamla ölüm arasında kalmak… Arafta kalmak acı verir insana. Geçenlerde bir haber duydum. İntihar ederek ölümü seçen bir şairden söz ediyordu. Durumum ne kadar da kötü olsa, intihar etmek aklım ucundan bile geçmez. Yaşamak anlamsız geliyor, evet. Sırtımda ağır bir yük... Ama sonumun intihar eden şair gibi olmasını da istemem. Bu menzilde hepimiz bir şekilde yönsüzüz ve yol alıyoruz. Gitmeyi bekliyoruz üstelik. Bir dakika… Telefonuma mesaj geldi. Cevap yazayım da, hayatta aldığımız şu yönsüz yolumuza nasıl devam edeceğimizi konuşalım.

- Selam Dilara naber? Dergiye gelmedin?
- Hastayım biraz.
- Geçmiş olsun canım. Akşama derginin yeni sayısı çıkacak biliyorsun.
- Misafirim var.
- Hı.

Nerede kalmıştık? Aa, yönsüz yolumuza nasıl devam edeceğimizden söz ediyorduk. Hayırdır Raif Efendi, sis bulutlarının arasından gelen bir derviş gibi bakıyorsun yüzüme huzursuz… Ne oldu? Sırrıma mı vakıf oldun? Onunla mesajlaştığımı anladın değil mi? Genel yayın yönetmenim. Evet. Peh! İşler sarpa sarmış da beyefendinin aklına yeni gelmişim. Benim değil, dergisinin derdinde. Suçlamıyorum onu. Aslında ben hep kendime maruz kalmaktan yoruldum. Ona misafirimin olduğunu söyledim. Yalan da değil hani. Raif Efendi, iyi ki yanımdasın. Senin gibi birinin hayatıma başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyor olmasından çok müteessirim.

Uf! İçerisi çok mu sıcak oldu Raif Efendi? Bunaldım. Çay bahçesine gidip bir çay içelim mi? Ortalığa inci gibi dökülen şu sırrımı temiz havada konuşmaya devam ederiz yine…

Ne dersin?

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi