Mülk sahibinin mülkünü veya menfaatini (gelirini, faydalanılacak yönünü) kıyamete kadar Allah rızası için elinden çıkarıp Allah’ın mülküne vererek dondurmasına, hapsetmesine “vakıf” denir. Âlimler vakfı böyle tanımlamışlar. Ta Hz. İbrahim’e kadar giden tevhit medeniyetine ait köklü bir kurumudur bu. O nedenle bizim medeniyetimiz “Vakıf Medeniyeti” diye isimlendirilir.
Peygamberimizin öğütleri ve teşvikleri ile de bu güzel ve insani anlayış imkânı olan her Müslümanı vakıf medeniyetine katkı sağlamaya yönlendirmiştir. Bu konuda şu hadis çok önemli müjdeyi içermektedir. “Kişi öldüğünde bütün ameli biter. (artık yapacağı bir davranış olamaz) Şu üç kişinin ameli hariç: Devamlı olan ve kesintisiz devam eden sadaka (Vakıf sahibinin), insanların faydalanacağı bir ilim veya hayırlı nesil bırakan kişinin” İşte vakıf medeniyetinin oturduğu ana dayanak bu ve buna benzer müjdelerdir.
19-20 Aralık 2024 tarihinde Birlik Vakfı Bursa Şubesi”nde bir sempozyum düzenlendi. Ziyaret edip, kısa bir bölümüne dinleyici olarak katıldık. Konu Vakıf Geleneği ve Bursa Vakıfları Sempozyumu şeklindeydi. Bir de Bursa Vakfiyeleri ve Vakıf Eserleri Fotoğraf Sergisi açmışlardı. Bu tür etkinlikler çok önemli ve kalıcı tesiri olacak programlardır. İlgililere teşekkür ederiz.
Cuma günüydü. Değerli Dostum Bünyamin Kızılkaya ile Cuma namazını Murad-ı Hüdavendigâr Camii’nde kılmaya niyetlendik.
Önce 1. Murat ecdadımızın kabrini ziyaret edip dua ettik. Bilindiği üzere Murat Hüdavendigâr Birinci Kosova Savaşı’nda galibiyetten sonra savaş meydanını gezerken ölü süsü veren ve aniden ayağa kalkıp zehirli hançeri ile saldıran Sırp Miloş tarafından şehit edildi. İç organları bugünkü Kosova Devleti’nin başkenti Piriştina yakınlarında Meşhed (Şehitlik) denilen yere defnedildi ve üzerine türbe yapıldı. Vücudunun kadavrası şimdiki mezarına defnedildi.
Kosova’daki makamını iki kez ziyaret edip dua ettim. TİKA’nın orada yaptığı çalışmaları gördüm ve ilgililere dua ettim. Mehmet Akif Ersoy’un Safahat isimli muhteşem eserindeki Ah Kosova! şiirinde şöyle haykırdığı bu ziyarette hatırladım:
“Söyle Meşhet, öpeyim secde edip toprağını:
Yok mudur sende Muradın iki üç damla kanı?”
Ezan okunmaya yakın camiye girdik. Önceden tanıdığım din görevlilerine odalarında selam verdik. Bizi müezzin mahfiline davet ettiler biz de kabul edip çıktık. Bünyamin Bey müezzinlik yaptı. Coşkuyla namazımızı kıldık. Allah kabul etsin.
Müezzin mahfilinden aşağı baktığınızda daha bir muhteşem oluyor caminin içi. Ters (T) şeklinde bir mimari ile tasarlanmış cami. Osmanlı ecdadımızın ilk dönem camileri böyle inşa edilmiştir. Devletin çeşitli işleri, halkın bir kısım meseleleri bu mekânlarda görülmüştür. Bu nedenle bu camilerin sağında ve solunda bölmelerle beraber bir de ortada şadırvan bulunur. İlgililerin anlattığına göre bu şadırvanlar hem su sesinden yararlanmak hem de çeşitli özel meselelerin görüşüldüğü konuşmaların çevreden duyulmasını engellemek için böyle yerleştirilmiştir.
Bu camilerde görülen en önemli özellik sade oluşlarıdır. Ancak çok amaçlı kullanmaya da müsait eserlerdir. Kısacası ibadet ve günlük hayat birlikte harmanlanmıştır buralarda. İbadet hayatı ile günlük hayat birbirinden günümüzde olduğu gibi ayrıştırılmamıştır. Ancak mihraplar ve cami giriş kapılarında ihtişama ve sanata çok önem verilmiştir. Yeşil Cami’nin giriş kapısı ve tüm salatin camilerin mihrapları göze ve gönle hitap eder. Bizim medeniyetimizde heykelcilik olmadığından sanat adamlarımız muhteşem hat sanatında, ebruda, musikide ve mimaride kendilerini göstermişlerdir. Hatta mezar taşları, ahşap işlemeleri vb. alanlarda temayüz ettikleri malumdur. Bu nedenle cami mihrapları hat ve tezyin sanatlarının en çok görüldüğü yerlerdir. Mihraplar kulun Allah’a ibadet amaçlı yöneldikleri yer olması nedeniyle sanat adamları buraya özel ihtimam göstermişlerdir.
Namazdan sonra Murat Hüdavendigâr Camii’nin en önemli yönünü görmek üzere medrese bölümüne çıktık. Benim daha önce geldiğim ve ziyaret ettiğim bir yerdir burası. Bu medrese, örneği tek olan bir medresedir. Matematik, mekanik, fizik ve kıraat âlimi İmam Cezerî burada aynı zamanda Kıraat-ı Aşere okutmuştur. Merhum Sultan Beyazıt Han tarafında Bursa’ya davet edilen İmam Cezerî, en-Neşr Fi Kıraati’l Aşr’ı burada yazmış, Tayyibetü’ün Neşri’i burada şiir olarak te’lif etmiştir. Tabi medreselerde o dönemde her türlü ilim tahsili yapılıyordu. Sadece kıraat ilmi değil elbet.
On iki öğrenci, dört adet de müderris ve yardımcılarının odası ile birlikte on sekiz odası bulunan bu medrese, caminin üstündedir. Osmanlı’da başka örneği yoktur. İmarathane (yolculara, yoksullara yardım ve yemek ikram edilen yer), Gir Çık Hamamı, çeşme, kabristanlığı ile tam bir külliye olan Murad Hüdavendigâr Külliyesi bütün ihtişamı ile hizmete devam ediyor.
Belki bu ziyaretin son değerlendirmesini Bünyamin Kızılkaya dostum yaptı. Gir Çık Hamamına temizlik ve abdest için girdik. Çıkışta şu cümle ile güzel bir değerlendirme yaparak bu yazının ana fikrini belirledi: “Hocam ecdadımız ilmi ibadetin üstüne çıkarmış. Murat Hüdavendigâr Cami’nin üzerine medrese yapılması benim böyle yorum yapmama sebep oldu.” Dedi. Eyvallah, dedim. “Vakıf Medeniyeti ve Vakıf Adam” olmak budur işte. Kitabımız Kur’anı Kerim’in birinci muştusu da ilim değil midir? İlme ve âlime değer veren de Peygamberimiz değil midir? Böylece bu muhteşem yapıdaki hikmeti anlamış olduk. Yola koyulduk ve yolumuz üzerindeki:
“Yâr ile hem-dem olan âlemi ağyar bilur/
Âlemûn saltanâtın şâh-ı cihan-dar bilur.” Diyen Lami’î Çelebi’nin adını aldığı Lami’î Çelebi Camii ikindi namazında bizi ağırladı.



