Camilerimizin İslam Medeniyeti’nin oluşumunda birincil etkiye sahip olduğu aşikardır. Toplumumuz camilerde şekillenmiştir. Medeniyetimiz camilerden doğmuştur. Şehirlerimiz camilerimize göre düzenlenmiştir. Şayet toplumsal çözülme ve savrulma yaşadığımız son iki yüz yılı bir kenara bırakırsak bu iddiamızın isabetli olduğunu görürüz. Kaldı ki, şu anda da toplumumuzun en önemli kurumudur camilerimiz.
Camilerimiz toplumun her alanına hizmet götüren; götürmesi gereken mekânlardır. 7/24 esasına göre çalışır camilerimiz. Doğum mutluluğundan ölüm hüznüne; bebeğin kulağına ezan okumadan, sünnet merasimine; asker uğurlamasından; hac yolculuğuna, yaz kurslarından; cami derslerine; okul-cami buluşmalarına, ikâhtan; evliler arasındaki problemleri çözmeye, kısacası hayatın her alanına cami ve din görevlisi girer.
Camilerimiz güzel sanatlarımızın da doğduğu yerlerdir. Camilerimizi mânâ yüklü ayet, hadis ve kelamı kibarlarla bezeyen meşhur hattatlarımız, Ali Haydar'dan, Hamit Aytaç'a; Sultan Abdülmecid’den, Sami Efendi'ye; Kazasker Mustafa İzzet'ten Hüseyin Kutlu'ya kısacası ismini tek-tek zikredemediğim pek çok kalem güzelleri buradan neşet etmiştir. Aynı şekilde cami musikisi, tasavvuf musikisi, Dede Efendi, Itri, Hamamizade, Sadettin Kaynak ta camilerimizin eseridir. Mimarlarımız da sanat becerilerini cami ve minarelerde göstermiş ve dünyada ikincisi bulunmayan Mimar Sinan yine camilerimizde yetişmiş mimarlardandır… Yüzlerce mimarımız da aynı şekilde buralardan yetişmiştir.
Camiler şehirlerimizin kalbidir. Şehirler camilere göre şekillenir. Batılılaşma ve bilinçsizce taklit bu iddiamızı maalesef çürütüyor. Zira şimdilerde evler, apartmanlar yapılıyor, aradan bir zaman geçtikten sonra cami yapımı akla geliyor. Arsanın en atıl, en kullanılmayan yerlerine cami inşası başlatılıyor. Estetikten yoksun, çirkin hat yazıları ve anlamsız süslemelerle her tarafı doldurulurmuş yapılarla karşı karşıyayız.
Camilerimiz, kadınlarımızın, çocuklarımızın, yaşlı ve engellilerimizin rahatlıkla ulaşabilecekleri yerler olmalıdır. Camilerimizde nikâh odaları, çocuk emzirme ve alt değiştirme odaları olmalıdır. Camilerimiz ikinci, üçüncü katta olmamalıdır. Büyük-büyük cami yerine ana merkezlere camii kebirler, mahalle aralarına küçük mescitler yapmalıyız. Cami altları dükkân ve marketlerden, iş yeri ve kahvehanelerden uzak olmalıdır. Cami giderlerini devlet ve hayır sahipleri ve kısacası cemaat karşılamalıdır. Cami giriş-çıkışlarında adaba uyulmalıdır. Camiler, etrafı sigara izmaritinden ve çöpten geçilmeyen yer olmamalıdır. Camiler son dakikada girilen ve içerde de telefon internet vb. şeylerle meşgul olunana yerler olmamalıdır. Çocukların ve gençlerin rahat girip çıktıkları yerler olmalıdır camiler. Çocuklarımızla birlikte mahalle camilerini ziyaret edip hocalarımızla tanıştırmalıyız.
Kısacası camilerimiz şehrimizin sığınağı, ruh âlemimizin korunağı olmalıdır. Camilerimiz gençlerimizin okuma salonları, ders çalışma mekânları haline gelmelidir.
Camilerimiz bir ülkenin mührüdür. Geleceğimizin teminatı olan gençlerimize bırakacağımız vatan topraklarının mührü camilerimizdir. Bu gün Balkanlar'a gittiğimizde gördüğümüz her cami o topraklardaki kalıcı izlerimizdir. Her cami Kâbe’yi Muazzama’nın birer şubesidir.
Kısacası şehir inşa edilmeden camiler inşa edilmelidir. Kâbe, Mescidi Aksa, Kuba Mescidi ve Mescidi Nebi'nin şehir inşa edilmeden yapılması tesadüfi değildir. Camiler şehre hâkim olmalıdır. Şehirlerimizdeki tarihi camiler inşa edilirken tesadüfen inşa edilmemişlerdir. İstanbul'un son senelerde inşa edilen ve maalesef şehrin siluetini bozan rezidans denilen ucubeler bozmadan önce nereden baksanız Sultanahmet, Fatih Camii, Yeni Cami, Süleymaniye Camii gözükür idi. Bu hassasiyet gözetilseydi, camilerin yanına yüksek binalar yapılmaz ve minareleri apartmanlar arasına sıkışmazdı.
Camilerimiz aynı zamanda birer ilim ve irfan yuvalarıdır. Elazığ Keban’da bulunan Yusuf Ziya Paşa Camii’nden örnek verelim arzu ederseniz. Arazi şartları yerleşmeye çok müsait olmamasına rağmen Osmanlı ecdadımız döneminde kurşun madeni çıkarıldığından Fırat’ın coşkun sularının kenarına kurulmuş huzur dolu bir ilçemiz Keban. Yusuf Ziya Paşa Camii yapılırken Padişah III. Selimden aldığı emir üzerine bakınız nasıl proje çizilmiş: “ Bu emir üzerine Yusuf Ziya Paşa, derhal harekete geçerek öncelikle yapılacak camiyi taş ve kireçle kubbeli olarak yaptırmayı uygun görmüştür. Ayrıca Keban’ın kültür( ve manevi) hayatına hizmet maksadıyla caminin yanına bir okul, medrese ve kütüphanenin de ilavesiyle külliye yaptırmaya karar vermiştir.”
Hangi camiye girerseniz girin, (tabi daha çok tarihi camilerimiz için söylüyorum.) ilim ve irfanla karşılaşırsınız. Yine Yusuf Ziya Paşa Camii’nden örnek vereyim. İçeri girdiğinizde hemen manevi bir atmosfer kucaklar sizi. İç bölümde yer alan levhalar size tevhit inancını muştular ve ilk insan ve ilk Peygamber Âdem (As.)’e götürür ve son elçi Hz. Muhammed (As.)’ a ulaştırır.
Ya Bursa ulu Cami! Tam bir mektep değil midir? Medeniyetimizin inceliklerini sanatın en güzel örneklerini hatlarla insanlara öğretmiyor mu? Batı kapısı tarafında “Anam babam sana kurban olsun Ya Resulallah!” kufi yazısı nasıl da Peygamber aşkı veriyor müminlere.
”Vav’lardan sakının!” diye istifli yazılmış hat yazısı bize ne diyor? diyor ki, vali iseniz halkın umuru üzerinizdedir, dikkatli olun. Veli iseniz, evlatlarınızdan sorumlusunuz dikkat edin. Vasi İseniz yetimin malına karşı dikkatli olun. Vakıf malına aman dikkat edin sakın amacı dışında kullanmayın. Bütün bunlar Camilerimizin birer ilim yuvası olduğunun belgesidir. Medresesi olmayan hiçbir cami yoktu. Her köşesinde bir ilim tahsil edilirdi. Üstelik ilimler dini ve dini olmayan diye de ikiye ayrılmazdı.



