Hz. Peygamberin davetine karşı duran ve daha düne kadar “Muhammedü’l Emin/ Güvenilir Muhammed” dedikleri kişiye olmadık iftiralar atan Mekke’nin kodamanları, kurdukları menfaat çarkının durdurulacağını anlar anlamaz algı metaforuna sarıldılar.
Muhammed’e,
“Mecnun diyelim.” dediler
“ Olmaz. Biz mecnun olanları biliriz. Herkes O’nun mecnun olmadığını bilir.” dediler
“Şair diyelim.” önerisini sundular.
“Hayır, biz şiirin her türünü, vezin ve ölçülerini biliriz. Bu da söylenecek söz değildir.” diyerek bu öneriyi de kabul etmediler.
“ Sihirbaz diyelim.” teklifini görüştüler aralarında.
“ Sihirbaz da değildir. Biz sihirbazları ve üfürükçüleri de biliriz. Vallahi O’nun sözlerini başı üzüm salkımı gibi tatlı sonu da altın gibi güzeldir.” Diyerek İslam düşmanı Velid b. Muğiyre toplantıyı sona erdirdikten sonra uzun uzun düşünerek yandaşlarına “ en iyisi sihirbaz demektir.” kararını verdi. Bu yaygarayı gerçekleştirme görevini Peygamberimizin öz amcası Ebu Leheb haini üzerine aldı.
Peygamberimiz, Allah’tan aldığı bu görevini her fırsatta anlatmak zorundaydı. Eğer bunu yapmazsa tebliğ insanlara İslam’ı açıklama görevini yapmamış olurdu. Bu da “Peygamberlik” makamında olamayacak bir davranıştı. Bu nedenle Hz Muhammed (a.s.) Hac mevsiminde kurulan, Ukaz, Mecenne ve Zi'l M’caz panayırlarına alışveriş için gelenlere tebliğ ile görevlendirildiği yeni dini, İslam’ı anlatmaya karar verdi.
Algıcı başı Ebu Leheb, insanların geçtikleri yol üzerine fitneci bandosunu kurdu ve başladı algıcı ve çalgıcı yalanlarına. “Muhammed’den uzak durun. O sihirbazdır.” Demeye başladı. Muhammed (a.s.)’in girdiği her çadıra O çıktıktan sonra giriyor “Buna uymayın. Sabiidir (dininden dönmüştür), yalancıdır.” Diyerek oradakilerde olabilecek olumlu havayı olumsuzluğa çevirmeye çalışıyordu. Hatta biz O’nu tedavi ettirmek istiyoruz ama kabul etmiyor yalanına sarılıyorlardı. Hâlbuki O, ne hastaydı, ne sihirbaz ne de mecnundu. Ama algı ordusu bu gerçeği kaynağında yok etme düşüncesindeydi. Fakat doğru ve gerçeğin her türlü hile ve desiselere rağmen gün gibi açığa çıkma gibi bir özelliği vardır. En azından surda açılan bu gedikten içeri girmeyi başaranlar oldu. Medineli birkaç kişi de olsa… Sonra da “İslam Güneşi”yeryüzünü aydınlatan günlere erişti malum olduğu üzere.
***
Bir zamanlar tarlasında öküzleriyle çift süren bir zavallı köylüyü oradan geçen haydutlar ellerini kollarını bağlayıp kağnıya yükledikten sonra öküzleri de dehleyip oradan ayrılmışlar. Zavallı çiftçi ağlıyor, yırtınıyor, “bırakın beni ben size ne yaptım etmeyin gitmeyin!” Diyor. Ama aldıran yok. Bu sırada çevredeki insanlar kulak kabartıyor, mazluma yardım etmek istiyorlar ama hırsızlar yine algı metoduna başvuruyorlar: “ Yahu arkadaşlar bu bizim can ciğer kardeşimiz. Zavallı aklını yitirdi. Biz onu tedaviye götürüyoruz. Yoksa biz ister miyiz böyle olmasını?” diyerek hırsızlıklarını yalan, dolan, arsızlıkla yardıma gelenlere yutturuyorlar. Hırsızlar tarafından kaçırılan zavallı çiftçi: “Yalan söylüyorlar, ben onların kardeşi falan değilim. Bunlar hırsız. Beni ve öküzlerimi, kağnımı çaldılar. Etmeyin inanmayın.” dese de algıcı hırsızlar yardıma gelenleri geri çevirmeyi başarıyorlar…
***
Özellikle sosyal medyanın yıkıcı algısının kâbus gibi zihinlere çöktüğü bir zamanda iki örnekle algıcılığı/yalancılığı gündeme taşımak istedim. Tavsiyem bu tür operasyonlara kimsenin kobay olarak kullanılmamasıdır. “Ne olursa olsun, haksız da olsa benim tarafım kazansın” anlayışı insan onuruna yakışmaz. “Hak neredeyse ben ordayım” diyebilmektir erdemli insana yakışan.
Kısacası “…Bir kavme/topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Çünkü o takvaya en yakındır.”
Algıdan uzak, her halükârda adalet vesselam…



