12 Eylül 1980 ihtilali sonrası tayinim Siirt İmam Hatip Lisesi’ne çıkmıştı. Yeni evliydim. Rahmetli anamı ve eşimi aldım ve doğru görev yerime gittim. Ev kiralama, yerleşme falan derken eğitim ordusuna katıldım. Böylece yeni bir görev ve yeni bir iklimde çevremle diyalok kurmaya başladım. Bu süre tamı tamına beş yıl sürdü. Çok önemli dostluklar kurdum ve halen devam ediyor.
Öğretmenler odasına girdiğimde hiç yüzüme bakmayan, hoş geldin demeyen öğretmenlere rastladım. Anlaşılan gelmemden rahatsız olmuştu bazıları. Hatta bu kişiler ben yokken orada bulunan arkadaşlara “Bu kim?” demişler. Bir başkası da “Mülayim” demiş. Soran kişi “Mülayim olsa ne yazar” demiş. İşte böyle gergin bir ortamda göreve başladım. Tabi bize sahip çıkan bölge insanlarından değerli dostlarım da vardı. Müdür Baş Yardımcımız Şemsettin Arpas her zaman yanımızda olmuştur. Kurtalan doğumlu bu dostum hiçbir zaman bölücü tavırlara pirim vermemiş ve her türlü zorluğu göğüslemiştir. Tabii Konya’dan Orhan Gündüz, daha sonra Müdürümüz olan Esat Zeki Bilici vb. dostlarımızla her daim beraber olup öğrencilerimize yardımcı olmaya çalıştık. Biz de bu soğukluğa karşı tırsmadık. (Daha pek çok arkadaşımız vardı. Burada isimlerini tek tek veremediğim için özür dilerim.)
Sınıflarda bazı öğrencilerimizi etki altına alan olumsuz eğitimciler zaman zaman öğrencilerle bizi karşı karşıya getirmeye de çalışıyorlardı ama biz buna fırsat vermedik. Bazı arkadaşlarımız daha sonra bölgecilik hastalığının tuzağına da düştüler maalesef. Bir gün sınıfta öğrencilerime dedim ki, 'Evlatlarım bak ben Yozgatlıyım. Türküm. Oğuzların Kayı boyundanım. Ama bu benim başkalarından üstün olduğum anlamına gelmez. Siz de Kürt aileden ve soydan geliyorsunuz. Ben ırkçılık yapmıyorum. Size ne oluyor da ırkçılık illetine yem oluyorsunuz?” dedim. İçlerinden biri kalktı, “Hocam ben Eruh’un falan köyündenim. PKK köyümüzü bastı. Bizi meydana topladı, yiyecek içeceklerini silah zoruyla aldı, propagandasını yaptı gitti. Bir süre sonra jandarma geldi yine bizi meydana topladı ama bu sefer, küfür, dayak, evlerimize ayakkabılarla girmeler, Kur’an-ı Kerim’i fırlatıp atmalar arasında kaldık. Bizi koruması gerekenler, bizi suçluyorlar. Silahlı insanlara halk ne yapabilir?” dedi oturdu. Köylerini terk ederek buralardan ayrılacaklarını söyledi.
O günlerde kökü dışarıda derin devletin halkı kışkırtmak için baskı yaparak PKK terörünün kucağına ittiğini söylerler ve buna pek inanmazdık. Sonra ABD’nin Türkiye ‘de kurduğu Çekiç Güç’ün de “Tavşana kaç tazıya tut” misali hareket ettiğini operasyonlara katılan yiğit Anadolu evlatları “PKK’yı tam sıkıştırıyoruz, Öldürücü darbeyi vurmak üzere iken aniden operasyonun kaldırıldığını belirtirler biz de şaşkınlıkla emre itaat ederdik.” diyerek özetlerlerdi.
Sonra 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi ile anlaşıldı ki, terörü koruyan aslında içimizdeki bizden görünen ama başkaları adına çalışan sapkın kimseler ve buna benzer yapılarmış. Yani on yılda bir askerin yönetime el koymasının alt yapısını oluşturmaya planlayan bir yapı imiş terör. Terör yaşasın ki asker yönetime el koyabilsin. Bunun da yolu ya Alevi- Sünni çatışmasını sağlamak. Ya Sağ-Sol çatışmasını beslemek. Ya da Kürt-Türk düşmanlığını körüklemek gerekir. Bu denendi ve yapıldı. Bunların hepsini yaşım gereği gördüm ve yaşadım. Bu nedenle de yarım asra yakın belimizi büken, çok sayıda yiğidimizi şehit verdiğimiz, binlerce sivil vatandaşın hayatını kaybettiği bu musibeti yaşamak zorunda kaldık. Ayrıca milyarlarca liraya mal olan ekonomik yükü sırtlanmaya mecbur bırakıldık.
Şimdi gelinen süreçte anlaşıldı ki binlerce yıl bir arada yaşamış, coğrafyanın kader olarak bize bir arada yaşama rotasını çizdiği bu birlikteliğimiz, bizi bir ve kardeş yapmıştır. Türk-Kürt et ve kemik gibi bir olmuştur. Herkes anladı ki bu birlikteliğin kökü çok derinlerdedir. İdris-i Bitlis’inin on beşinci asırda Osmanlıya verdiği destek, Kürtlerle Türkleri ayrılmaz bir bütün yapan önemli tarihî bir gerçekliktir. Bugün bu fırsat (Allah muhafaza) bir hainlikle sekteye uğratılmazsa tarih yeniden yazıldı inşallah.
Sayın Devlet Bahçeli’nin devlet adamlığı ve liderliği ile 2024 TBMM açılışında, üzerinde terör etkisi olan partililere el uzatması, sonraki grup konuşmasındaki cesur çağrısı ile başlayan ve Liderliği tartışmasız olan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bu çağrıya ânında cevap vermesiyle devam eden ve de “İç kaleyi tahkim” söylemi ile yürüyen bu süreç ma’kes buldu. Terörist başı Abdullah Öcalan’ın PKK’yı feshetme ve silahları bırakma çağrısı ve İmralı heyetinin bu süreçte olumlu katkılarıyla silahların yakılmasına kadar gelinmiştir. Merhum Sırrı Süreyya Önder’in “amasız, fakatsız” diye özetlediği bu süreç devam ediyor. Bundan çok rahatsız olanlar pusuda bekliyor. Bu olanları itibarsızlaştırmak isteyenler her zaman olacaktır. Dikkat gerekir.
Terörsüz Türkiye’nin en önemli mimarları unutulmamalı ki şehadet şerbetini içen yiğitlerimiz ile yüreği yanık analar/babalar ve milletimizdir. Diyarbakır anneleridir. Çünkü şehitlerimiz canlarını feda ederek teröristlere dağları dar ettiler. Tabii ki devlet aklı ve devlet yönetmeyi bilen, öngörüsü olan siyasiler bu sorumluluğu alarak tarihe geçtiler. Millete liderlik budur işte. Gelinen bu noktada 11 Temmuz 2025 tarihi teröristlerin sembolik olarak silahlarını Irak/Süleymaniye’de yakması birliğimize daha çok sahip çıkmamızı gerekli kılmaktadır. Bu tarih bizden sonraki nesillerin kardeşçe yaşamalarının tarihi olacaktır. Bu günün önemini kavrayamayanlar tarih önünde yargılanacaklardır.
Bir vatandaş olarak emeği geçenlere tebriklerimi sunar, şehitlerimizi rahmetle yâd ederim.
***


