Tabiatta baharla başlayan uyanış, güz ile uykuya çekilmeye hazırlanır. Kış günleri bahara uyanış için uykuya dalar. Maalesef şimdilerde mevsimler de birbirine karıştı. Çok şeyin birbirine karışıp hercümerç olduğu gibi. Kısacası yaz ne zaman, güz ne zaman pek ayırılamaz oldu. İnsanoğlu çevreye verdiği zararlarla artık kendi ipini kendi çekecek gibi görünüyor.
Her neyse, ben güz mevsiminin güzelliklerine dönmek istiyorum. Televizyonlar, sosyal medya kullanıcıları rengârenk olmuş ağaçların, bitkilerin fotoğraflarını paylaşma yarışındalar. Birbirinden güzel manzaralar adeta insanı teşhir ediyor. Sarı ve kırmızının her tonu sökün ediyor bu mevsimde. Her bir yaprak kendine tayin edilmiş süreyi tamamlayıp verilen emre itaat ederek salına salına yukarıdan aşağıya hafice iniyor. Sessiz ve sakince yere düşüyor anlayacağınız.
Betonlaşan ev yığınları ile meşbu şehirlerimizde, özellikle bazı mahallelerinde güz mevsiminin bu ibretlik manzarasını göremezsiniz. Çünkü oralardaki ağaçlar katledilip yerine ucube evler dikilmiştir. Zevksiz ve ruhsuz evler dikilmiştir yan yana ve üst üstedir. Zaten bu kadar geniş dünyada neden insanlar yan yana değil de üst üste otururlar anlamış değilim. Anlayamadığım için de üst üste oturulan bir yerden ben de daire almak zorunda kaldım. Girişte oturuyorum. Hiç olmazsa yürüyen insanları görüyor ve beton da olsa yere basıyorum. Üst katlarda oturup boşluğu seyretmiyorum hiç olmazsa.
Şimdilerde bu ucubelere rezidans, hause, site, vadi, hatta Yunan mitoloji kahramanların adlarını vermekten de çekinmiyorlar. Anadolu insanının arifane isimlendirmeleriyle “apartuman” dedikleri aparmanlar bile bizim kelimemiz olmak üzereyken birden rezidans, haous ve home’ye ne diyecekler bilmiyorum.
Öğle namazımı kıldıktan sonra Bursa Nilüfer ilçesi İhsaniye Mahallesi’nde bulunan bir dişçiye gidiyordum diş tedavisi için. Ara sokaklardan gitmeyi kararlaştırdım. Bursa’ya ilk gelişim 1976 yılıdır. İhsaniye ve Fetiye mahallelerine de o tarihlerde gelmiştim. Merkezden buralara ulaşmak öyle bir çırpıda olmuyordu. Belli bir yere kadar vasıtayla gelir sonra da yürümek zorunda kalırdınız. Çünkü buralar ekilip biçilen ve üretim yapılan yerlerdi. Sonra sanayileşme, modernitenin acımasız yüzü buraları beton yığınına çevirdi. Pek çok şehirlerimizin beton yığını haline geldiği gibi.

Ama Bursa’nın yeşilliği ve doğallığı her ne kadar tahrip edilmiş olsa da geçmişten izler taşımaya devam ediyor. Yoluma ara sokaklardan devam ediyorum. Sitelerin içindeki ve yol kenarındaki ağaçlar yukarıda söylediğim manzarayı önüme seriyorlar. Rengârenk boyalarla süslenmiş gibi hepsi mevsimlik elbiselerini giymişler ve yola çıkan yolcuları andırıyordu. Atkestaneleri, selviler, dişbudak ağaçları, sarmaşıklar, asmalar birer birer son demlerini yaşar gibi üstlerindeki yükleri atıyorlardı. Çünkü artık mevsimlik ölüm döşeğine gireceklerdi. Nefes almaya ihtiyaçları yoktu. Bu nedenle de yapraklara su taşımayı durduran kökler vananın ağzını kapatmış, dalların içindeki suyu toprağa vermişlerdi. Kış soğuğunda donmamaları ve kurumamaları için.
Ayağımın altında hışırdayan yapraklar bana köyümde güz dönemlerinde yufka ekmek yapmak için tandırda yakılmak üzere gazel topladığımız günlerimi hatırlattı. (Yozgat ve yöresinde güzün ağaçlardan dökülen yaprakların kuru haline gazel denir. Şiir türlerinden “Gazel” ile bir bağlantısı var mı bilmiyorum.) Ayrıca renklerin her türden tonları arasında altmışından sonra havaya bakmayı bırakıp adeta gireceği mezarını ararcasına yürüyen, yükselişin sonunda düşüşe geçen ömrümü de hatırlattı. Güz döneminin manzarası beni her zaman tatlı bir hüzne boğar. Ölüm denilen gerçeğin kapısından girmeye başladığımı fısıldar kulaklarıma.
Mahzun bir şekilde yürüdüm bu hıyaban benzeri sokakta. “Yusuf! işte sen de bu yapraklar gibi artık ömrünü tamamlama çizgisindesin. Agâh ol. Ağzında dişler döküldü birer birer. Kümük bir çene ile (Ağzında dişleri kalmayan yaşlılara kümük denir Yozgat ve çevresinde) istediğin harfi bile istediğin mahreçten çıkaramıyorsun. Daha nereye kadar sürecek bu ömür yolculuğu.” Demekten kendimi alamadım.
Kısacası “Güz Mevsimi” hepimize bir şeyler fısıldar. Ancak bu kadar gürültü, dünya telaşı, seküler ortam içinde, nefsi emmareyi aşamayan halimizle bu nazik fısıltıları duyacak olgunlukta da değiliz. Ben bunları hissettim. Bilmem meramımı anlatabildim mi!?



