Köylerimiz eski köyler olmaktan çıkmanın son merhalesini yaşıyor. Yaz mevsimi gelince biraz canlanan köylerimiz, kış geldiğinde, okullar açıldığında tekrar yerini derin sessizliğe terkediyor. Bu durum köy kültürümüzü ve köy doğallığımızı kaybetmeye neden oluyor.
Emeklilik hayatımı çoğunlukla köyde geçiriyorum. Benim gibi olanlar da var. Fakat o eski köy tadını bulamıyorum. Köylü dediğin yumurtasını, tavuğunu, kazını, koyun ve keçisini kendi yetiştirir. Patatesini, soğanını, zerzevatını kendisi üretir. Gerçi benim köyüm bu konuda biraz canlı. Ama yeteri kadar değil. Birkaç aile koyun sürüsü, büyükbaş hayvan yetiştiriyor. Bu çok güzel bir şeydir. Ama yeterli değil.
Çocukluğumda her türlü sebze ve meyvelerin yetiştiği bağlarımız, bostanlarımız harap halde. Yetişmiş kavakları kesip satıyorlar, söğütleri kesip odun yapıyorlar. Ama yerine yenisini dikmiyorlar. Kısacası zaten çorak arazi olan bölgemiz giderek çölleşiyor.
Öğretmenlik yaptım. Müftülük yaptım. Bu nedenle sosyal olaylara karşı duyarlılık gösteriyor ve bulunduğum ortamlarda bunu konu ediniyor ve hemşerilerimi bilgilendiriyorum. Cuma ve bayram vaazlarımda daima bu hususa temas ediyorum. Şunları söylüyorum: “Aziz cemaat! Köylerimiz çölleşiyor. Babalarımızın, dedelerimizin yetiştirdiklerini sizler kesiyorsunuz. Sizin torunlarınız ihtiyaç halinde neyi kesecekler? Kestiklerinizin yerine yenilerini dikin veya filizlerinin etrafına çit çekin yerinden fışkıran filizleri bir iki yıl koruyun ki kesilenlerin yerine yenileri yetişsin. Bölgemiz çoraklaşmasın. Başka bir yanlışınız da ekim sırasında torba atıklarını çevreye atmanızdır.
Boşaltılan torbaları toplayıp uygun bir ortamda imha edin. Çevre kirliliği köylerimizde de maalesef sorun olmaya devam ediyor ve kısa bir zaman sonra da köylerimiz temiz hava ve temiz çevreyi arayıp bulamayacak…”
Bu minvalde konuşmalarıma cevap verenler susuzluğu mazeret olarak belirtiyorlar. Ancak bilinçsiz derin kuyu kazmanın sebep olduğunu unutuyorlar. Bununla beraber istenirse kuyu suyuyla da kavak söğüt yetiştirilebilir. Bağ bostan da ekilebilir.
Köylerimiz emeklilerle doldu taştı. Çok güzel bir şeydir bu. Ancak bu imkânlar bizi tembelleştirmemeli. Özellikle daima köyde yaşayanlar elleri ayakları tuttuğu sürece üretmeye devam etmelidir. Emekliler köylere sadece yan gelip yatmak için gitmemeli. Hatta örnek tarım ve hayvancılık yapmalı. Sınırını koruyarak ve sosyal konumuna uygun olarak bunu yapmalı. Kendisini bir çiftçi yerine koyarak sınırını aşmamalı ama imkân dâhilinde üretmeye devam etmelidir. Örnek olmalı ve köylere yenilik getirmelidir. Örneğin Yozgat ve çevresinde fazla bilinmeyen hünnap yetiştirmek, kudret narı üretmek, altın çilek yetiştirmek, lavanta dikmek vb. yenilikleri köylere getirmek gerekir. Şahsen ben bunları küçük bahçeme diktim ve yetiştirdim. Bunları çevremle paylaşıyor ve kendi ihtiyacımı da temin ediyorum.
Hayatın olmazsa olmazı olan hava, su, ateşin dördüncüsü topraktır. “Sen tohum ek, vermezse toprak utansın.” denmiş. Ama Rabbimiz toprağa ne ekilirse vermesini emretmiştir. O, Rabbimizin emriyle verir. Ama sen gereğini yap yeter ki.
Toprak insana gülüyor. Sebzeleriyle, meyveleriyle, çiçekleriyle, gülleriyle, ağaçlarıyla çimleriyle insana gülüyor. Baharda yaprağa duruyor. Bir müddet sonra her bitki kendine yüklenen yükü omuzluyor. Sadece bize, biz insanlara hizmet için. “O, yeryüzünü sizin için hizmete hazır kıldı. Üstünde yürüyün, (onu işleyin, çalıştırın, ekin biçin) yetiştirdiklerini yiyin. (Öldükten ve tekrar dirildikten sonra) Dönüp hesap vereceğiniz O’dur.” (Kur’an-ı Kerim, Mülk Suresi, 15)



