Bizim kuşak edebiyat ve sanata düşkündü. Öğretmenlerimiz kitap okumamızı hep teşvik ederdi. En azından bizde öyleydi. Bundan dolayı da çoğu sınıf tarafından “duvar gazetesi” çıkarılırdı. Sınıfın koridor tarafındaki duvarında yayınlanırdı. Gazetenin sahibi sınıf öğretmeni; yazı işlerinden sorumlu kişiyse bu işi yapabilecek bir öğrenci olurdu.
Duvar gazetesi bazen haftada bir bazen on beş günde bir değişirdi. Damla isminde ve sınıfımıza ait bir duvar gazetesi çıkardığımızı ve benim de gazetede yazı yazdığımı hatırlıyorum. Haftalık konular belirlenir, yazmak isteyenlere görev verilir, gazete sınıf öğretmenine gösterilir ve yayınlanırdı. İstiklal Marşı, Mehmet Akif, Çanakkale Zaferi gibi tarihi ve edebi konular seçilirdi. Koridora çıkar, yazdığımız yazıyı daha çok kendimiz okurduk.
Başkaları da okuyup “Çok güzel yazmışsın.” dediğinde değmeyin keyfimize. Çok sevinir ve mutluluktan havaya uçardık. Hele de bir öğretmen veya idareci tebrik ederse o daha başka bir mutluluk sebebi olurdu.
Gazetede bulmacalar hazırlanırdı. Bulmaca hazırlamak kolay iş değil tabii. Bu konuda yetenekli arkadaşlarımız özgün bulmacalar hazırlardı. Bazen ilk çözene küçük hediyeler verilirdi. Kitap tanıtımı, ibretlik fıkralar, deyimler de yer alırdı.
Kısacası, bu etkinlik yazma ve okuma alışkanlığını kazandırmakla kalmıyor, bize tecrübe de kazandırıyordu. Öyle zannediyorum yetmişli yıllarda tüm okullarda bu etkinlik vardı.
Bizim kuşak yetmişli ve seksenli yıllarda -belki biraz daha sonralara kadar da sürebilir şimdi söyleyeceklerim- defterlerini ve kitaplarını mutlaka kaplar ve etiket yapıştırırdı. Eğer renkli kaplık malzeme bulamazsa gazete veya çimento kâğıdıyla kaplardı. Bu zorunluydu. Öğretmenlerimiz kaplamayanları cezalandırırdı. Yeri gelir, notlarımızı kırardı. Çünkü o günlerde kitap ve defter kıymetliydi. Bir değeri vardı bunların. Hatta Almanya’dan ağabeyim bana bir defter göndermişti; o kadar kıymetli idi ki gözümde. Halen bu güne kadar sakladığım defterlerim arasında bulunmaktadır. Özellikle birisini kaybettim, ona çok üzgünüm. Çünkü beğendiğim beyitleri, atasözlerini, vecizeleri ve şiirleri o deftere kaydetmiştim. Ama o şimdi bende değil.
Bazı arkadaşlarla güzel yazı yazma ve harflere yeni şekil verme yarışlarımız olurdu. Bu bizde hem yazımızın güzelleşmesine yardımcı olur hem de yazma alışkanlığı kazanmamızı sağlardı. Bu nedenle de özel defterler tutardık. Yukarıda kaybettiğimi belirttiğim defterim işte böyle bir defterdi. İsterim ki her öğrenci en azından ilköğretim yıllarına ait bazı eşyalarını saklama alışkanlığı elde etsin.
Bizim kuşak, hatıra defteri tutma alışkanlığına da sahipti. Defterlerim arasında halen böyle bir defterim bulunmaktadır. Zaman zaman bakarım. İçlerinde rahmetli olan arkadaşlarım var. Yaşayanlar var. Yaşayanlara zaman zaman yazdıkları yazıyı gönderirim. Rahmetli olanların da çocuklarına gönderirim. Mutlu olurlar. Üstelik o döneme ait resimleri var. Bunları her yerde bulmak mümkün değildir.
Okullarımızda iftihar tabloları olurdu. Başarılı öğrencilerin resimleri buraya asılır ve orada yıl boyu bekletilirdi. Zaman zaman o tabloda yer aldığım oldu. Bu bir öğrenci için ne büyük bir onurdur bilmenizi isterim.
Rahmetli olan bir arkadaşım kendisini bu işe o kadar kaptırmıştı ki bana “Bu sınıfın birincisi sen misin? “ demiş ve kendisinin hepimizi geçeceğini söylemişti. Hatta bu arkadaşımız son iki yılda atak yapmış ve beklenmeyen bir başarı göstermişti. Fakat bu durum o arkadaşımıza iyi gelmedi. Hastalandı ve hayatını kaybetti. Çok üzüldük. Allah rahmet eylesin.
Kopya çekenlerimiz de olurdu. İyi bir şey değil ama maalesef çocukluk çağında öğrenci psikolojisiyle bu da olurdu. Ben bir yere yazarak kopya çekmedim, diyebilirim. Ama yanımdakinden ve önümdekinden fısıltılar aldığımı itiraf edeyim. Ancak kopya konusunda en çok ben rahatsız edilirdim. Çünkü arkadaşlarım dersi iyi dinleyip anladığımı, can alıcı noktaları not ettiğimi ve disiplinli çalıştığım bilirler ve bazıları benden yararlanmak isterler, ben de utanır bir şey yapamazdım. Ama kâğıdımı da öğretmen uyarmadıkça kapatmazdım; kapatıp da bakan o arkadaşımı mahrum bırakmazdım. Yani biz de buna âlet olurduk arkadaş hatırına. Kopya çekebilmek için yine de çalışıp konuya hâkim olmanız gerekir. Hiç çalışmayanın kâğıdını alıp yazacak haliniz yok. Yardımcı olmadın diye kırılan arkadaşlarımız da olurdu. Tabii bu herkes tarafından ve sıklıkla olabilen bir şey değildi. Zaten o zaman yakalananlar “sıfır” alır ve aynı zamanda disipline verilirdi.
Bazı arkadaşlarımız iddialı olur ve tam not alamazsa üzülürdü. Ben de o gruptan biriydim. Bazıları da geçer not aldığı zaman yeterli görürdü ve “Bize hacı beş yeter” derlerdi. O zaman notlar on tam puan üzerinden hesaplanıyordu.
***



