Bazı görevler fedakârlık ve vefakârlık ister. Bunların başında gelen de din görevliliği, öğretmenlik ve sağlık hizmetleridir. Bu üç sınıf normal meslekler gibi algılanır ve 08.00- 17.00 mantığına göre çalışır ve gözü maaşın dışında halkın parasında olursa işte o zaman ne din hizmeti, ne eğitim, ne de sağlık hizmetleri sağlıklı olmaz. Bırakın parayı başkası kazansın, ticareti başkası yapsın. Ama din hizmeti sunanın dükkânı olmasın, iş yeri olmasın.
Doktorun ve eğitimcinin kafası muayenehanesinde ve özel derslerde olmasın. Bu alanda becerisi olanlar bu mesleklerden ayrılsın daha fazla para kazanır ve daha fazla dünyalık elde eder.
Cenaze, mevlit ve düğün programları yaparak buralardan para derlemeye çalışan bir din hizmetlileri ile taksicilik yaparak derse kafası dağınık giren eğitimci sadece sınıfta vakit doldurmaya bakar. Hazır hasta ayağıma gelmiş bunu dışarıda muayenehaneme göndereyim orada gereğini yapayım diyen “bıçak parası” gibi insan onuruna yakışmayan isimler altında kişinin zayıf dönemini fırsata çevirmeye çalışan sağlık mensubundan istenen başarıyı bekleyemezsiniz. Elbette genelleme yapmıyorum ama “İstefti kalbek” yani herkes bu söylediklerimi kalbine sorup cevap versin. Tek şartım kalbinize baskı yapmayın. Kalbine gelen ilk şey size doğruyu söyler. Kalp de yanılır ve aksini söylerse o zaman tuz da kokmuş demektir. Tuz kokarsa etrafı kötü kokular sarmıştır. Bu durumda akıbeti beklemekten başka çare yoktur.
Bu nedenle bu üç sınıf bir toplumu abat da eder berbat ta. Beden sağlığı, ruh sağlığı ve sağlıklı toplumlar çürür gider. Bunu tarihte çok örnekleri vardır. Elbette diğer mesleklerde de vefakârlık gerekir. Ancak bu üç görev alanı işin bel kemiğidir. Diğer mesleklerdeki eksikliğin topluma olumsuz yansıma oranı düşüktür. Zararı öldürücü olmaz. Ancak yukarıda söylediğim üç sınıf öyle değil. Yetkin ve vefalı olmayan bu üç sınıfın olumsuzluğunun tahribatı tamir edilemez.
Ben de kırk yılı aşkın din hizmetleri ve eğitim hizmetlerinde bulundum. Çok ideal çalıştım. Beni bilenler çok iyi bilir. Asla görevimi ikinci adres olarak görmedim. 1981 yılında Yozgat’ın manevi rehberlerinden Şıhların Ahmet Efendi’yi ziyaretimde kendisinden tavsiyelerini istediğimde bana, genç öğretmen(o yıllarda Siirt İmam-Hatip’te öğretmen idim.) senin görevin öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmek olsun demişti. Bu tavsiyeyi kendime şiar edindim. Kısacası. Nurettin Topçu’nun dediği gibi derslerime ibadet aşkıyla girdim.
Öğretmenlik, Kur’an Kursu yöneticiliği, eğitim merkezleri öğretmenliği, Eğitim Merkezi Müdürlüğü ve İlçe-İl Müftülükleri yaptım. Maalesef pek çok arkadaşımda ve diğer iki sınıfta da bu eksikleri gördüm.
Düğünlere, açılışlara, vaaz etmeye ve değişik etkinliklere dua/ konuşma için davet edildiğimde kapalı zarflar içinde cebime bir şeyler koymaya çalışanlar ceplerimin dikili olduğunu görünce şaşırarak: “Hocam cepleriniz dikili. Nasıl olur!” der gibi şaşkınlıklarını gizleyemezlerdi. Ben de “maaş alıyorum o bana yeter” diyerek bu tür düşünceleri geri çevirmişimdir. Çok daraldığım günlerde ben de elif cüzü, yazar kasa rulosu sattım. Yaz dönemlerinde arkadaşlarımızın turizm şirketlerinde Arap turist gezdirdim kısa süreli de olsa. Ancak bunları meslek haline asla getirmedim. Bir din gönüllüsü ve bir eğitimci olduğumu asla unutmadım.
Seçkin bir görev alanı olan din gönüllülüğü. Öğretmenlik ve doktorluk aşk işidir. Devletin verdiği ile yetinmek gerekir diye düşünüyorum. Yanlış ifade kollandımsa özrümü şimdiden arz ederim. Yorum yapacak takipçilerimden istirhamım asla kişiselleştiren yorum yapmasın, asla hakarete varan söz kullanmasın. Sizden ricam budur.




Mustafa Erinç
Din Görevlisi,Eğitim Görevlisi ve
Hekimlerin bu yazınızı okumasını şiddetle tavsiye ediyorum,
Okumalı ve mesleğini yaparken daima yol haritası olarak görmeli, 1 yıl önce