YAŞLANINCA
Babaannem o gün, pencerenin önündeki solmaya yüz tutmuş çiçeklere uzun uzun baktı. Parmakları hafifçe titreyerek bir yaprağı okşadı, sonra kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
“Çiçekler yaşlanınca mı daha güzel görünür gözümüze, ne dersin kuzum?”
Sanki o an, çiçeklere değil de kendi ömrüne bakıyordu. Yaş aldıkça her şey değişmişti gözünde. Biz bile… Aynı insanlardık ama ona farklı görünüyorduk artık; belki de onun bilgeleşen bakışı bizi başka birine dönüştürüyordu.
Eskiden durmadan nasihat verirdi.
“Yaşam kısa, keyifli kılın ki dert sahibi olmayasınız.” diye başlardı cümlelerine.
Son yıllarda ise daha telaşlı, daha koruyucu bir sesle söyler oldu:
“Bir yeriniz ağrırsa hemen doktora gidin. Gençliğinize güvenmeyin sakın.”
Bazen de ansızın elime papatyadan bir demet tutuşturup “Sizi üzen kişilere hemen ikinci şans vermeyin, yine üzülebilirsiniz.” derdi. Bunu söylerken yüzünde hem hüzün hem de öğreten bir tebessüm olurdu.
Babaannem…
Bir ansiklopedi sanki.
Hangi bitkinin neye iyi geldiğini hangi mevsimde neye dikkat edilmesi gerektiğini, neyin ne zaman yapılmaması gerektiğini hep bilirdi.
“Yaz doksanı başladı mı sağlam çalışılır, kış doksanında da meyvesi yenir.” dediği o cümle hâlâ kulağımda yankılanır.
Topladığı bitkileri özenle kurutur, sonra bize faydalarını anlatırdı. Anlatmakla kalmaz, bir de sınav yapardı:
“Bakalım öğrendiniz mi?”
Kış gelip de rüzgâr kapılardan içeri sızmaya başladığında bizi birbirinden güzel kokulu şifalı çaylarla karşılar; ardından yine mevsimin ruhuna uygun öğütlerine geçerdi.
Eğer birimizi üzülmüş görse hemen yanımıza sokulup yumuşak sesle,
“Dertlenme kuzum… Dert insanı hasta eder.” derdi.
Babaannem ve çiçekler…
İkisi de anılarımda hep aynı yerde duracaklar.
Biri toprağın bilgesi, diğeri onun sessiz öğrencileri…
Benim için ise ikisi de hep güzel hep ölümsüz kalacak.
***















































