ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 11-02-2026 17:46   Güncelleme : 11-02-2026 19:23

Yarım Hikâye / Fikret Subatan

Yazan: Fikret Subatan -YARIM HİKÂYE

Yarım Hikâye / Fikret Subatan

YARIM HİKÂYE 

Aslında herkesin hikâyesi yarım kalmıştı. 
Kimi bıraktı gitti. Kimi terk edildi. Keza sözleri de yarım kaldı. Kısacası her şey yarımdı. Bütün, hiç bir zaman olunamadı.

Şiirler, romanlar bile... Gidişler, dönüşler, ayrılıklar, ayrışmalar…

Kanatlar! Hele kanatların kopması tam bir yarım ayrılıktı. Bir an soğuktan sonra, vuran sıcağın altında gerçekleşti. Ve o sonsuz çığlık duyuldu: “Neden?"

Ve “Umut Çocukta!” dediğimizde onun bakışlarından sezinleyemediğimiz, hataları, suçları örtbas etmek istediğimiz anda başka bir hal aldı. 

Ve bir kadın düşünceler içerisinde yarınından çok dününü düşünüyordu; uzun süredir kalkmadığı yatağında…

Perdeler yarı kapalı ve ışık içeriyi zor görüyordu.
O ise pencere perdesinden değil, kendi gözlerine inen perdeden daha çok şikayetçi idi! 

Onun için mi hanedekiler iyice gitti? Bugünü hiç hatırlamıyor bile diyecek kadar ilerletmişlerdi.

Kadın doksanına gelmişti ve bunların hepsini gayet güzel anlıyordu. Ama bir Kızılderili suskunluğunda idi.

Birden bu duygu ve düşüncelerden sıyrıldı. Aniden yatağından kalkıp yarı kapalı perdeleri açtı. Ve yıllardır açmadığı sandığını açıp içerisinden bir şeyler çıkardı!

Elinde bir ayna ve çeşitli bitkilerden yapılmış krem ve saç tarağı vardı. Önce saçlarını taradı. Sonra da ıtır kokulu kremini yüzüne ve ellerine sürdü. Bu arada eski kıyafetlerini giydi. Saçlarını iki yana bağladı. Ve pencere önüne doğru yürüyüp pencereyi açtı. Dışarıyı seyre daldı. Çocukluk ve gençlik yıllarının, hatta evliliğinin ilk yıllarının geçtiği sokak aklına geldi. Yüzünde tatlı bir gülümseme belirirken şu an evet şu an, sokağın bir ucundaki seyyar satıcıyı görüyordu. Ama umursamadı. Çocuk ve anne sesleri bulunduğu sokağı iyiden iyiye sarmaya başlamıştı. Bir an oturduğu sandalyeden ayağa kalktı fakat vazgeçti.

Burada istediği ve sevdiği şiirler, şarkılar, sesler, sokağın ahengi yoktu. Oysa yaşadığı o yıllarda pencere kenarlarında çamaşır ipleri ve çiçekler vardı. Evler rengarenkti. Ve tassız, bardaksız kana kana ellerle su içiliyordu. Plastik nedir bilmezdi. Tekrar ayağa kalktı. Hem eski bir radyo hem de gramofona yöneldi.

Muhafazasından bir plak çıkardı ve dinlemeye başladı. Derin bir mutlulukla.

O anki hali genç bir kadına dönüşmüştü. Sanki doksanında olan o değildi.

 Düşünceleri genç; bir o kadar da derindi şimdi.

Aslında bunamamıştı. Onu anlamamışlar, o da anlatamamıştı. Anlatmamıştı?

Çünkü kendi yaşadığı anlara dair her şey yavaş yavaş gitmiş kaybolmuş ve yok edilmişti! Arkadaşlarından da bir teki bile kalmamıştı. Yapayalnızdı, dününe ait bir iz, bir belirti yoktu artık. Bu yüzden inzivaya çekilmiş yavaş yavaş bir yok oluşa doğru sessizce yol almaya başlamıştı. Arasıra ağrıları tuttuğunda bağırıp sızlansa da asıl sızısı, bağırması gerçekteki yalnızlığındandı.

Düşüncelerinin derin mutluluğunda idi.

Ve plaktaki şarkı henüz bitmemişti.

Açık duran pencereden gelen çocuk sesini duyuyordu.

Çocuk şöyle diyordu: Birazdan fırtınanın içerisinden bir gemi gelecek ve seni götürecek.

Seni sonsuz nefeslerle özlediğin kalabalığın içerisine bırakacak.
Ve şarkıların hiç susmayacak.

Kadın bir an daha derin mutluluklar içerisinde ayağa kalktı. Sokağın iki yakasınada baktı.  Bir iki adım attı kapıdan çıkmak için. Vazgeçti. Sandalyesine oturdu. Başı dik ve mağrurdu. Gözleri sokağı tararken.
Hem eski radyo hem gramofondaki plağın şarkısı devam ederken.

Kadın tablolara taş çıkartacak şekildeki duruşuyla hiç kıpırdamadan öylece duruyorken…

***

Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi