ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 29-09-2026 17:41

Tuzun Hafızası / Sebahattin Polat

Sebahattin Polat -TUZUN HAFIZASI

Tuzun Hafızası / Sebahattin Polat

TUZUN HAFIZASI 

Evden çıktığımda bir yere gitmeyi düşünmüyordum.

Gece çoktan başlamıştı. Ayaklarım aklımdan önce davranmış, kapıyı nasıl çekip çıktığımı fark etmemiştim bile.

Sokağa indiğimde şehrin sesi üzerime yürüdü. Önce otomobiller, sonra insanların sesi.

Yürüdüm…

Şehir merkezinden uzaklaştıkça sesler usulca yitiyor. Önce otomobillerin sesi kesildi, sonra insanlarınki. Arka sokaklarda yalnızca klima ünitelerinin uğultusu kaldı. En son kendi adımlarımın sesi; o da bir noktada sustu.

Zihnimin takatsiz, bin parçaya bölünmüş hâlini fırsat bilen şartlanmışlığımın pusulası, beni yine rıhtıma yöneltmişti bile. Bir an kendimi rıhtımda buldum. Buraya gelmeyi planlamamıştım. Gerçi epeydir gelmemiştim de buraya.

Gündüzleri; koşanlar, fotoğraf çekenler, vapur bekleyenler olurdu burada. Gece yarısıysa şehirden istifa etmiş birkaç insan…

Soğuk taşa oturdum. Biraz üşüyen elimi montumun cebine koyduğumda bir deniz kabuğuna değdi. Ne zaman koyduğumu hatırlamıyordum; belki de hep oradaydı.

Rıhtım o gece de ona dair her şeyi saklıyordu. Dalgaların hışırtısında, denizin gece tenini ılık-serin bir esintinin yalayışında, tuzla ıslak halat ve biraz pasın birbirine karıştığı, adını koyamadığım o kokuda… Ayın yakamozla deniz üzerinde kurduğu sessiz tangoda bile ondan bir şey vardı.

Deniz ılıktı. Tıpkı onun elinin içi gibi. Ama o ılıklığın içinde, tenin derinlerinde dolaşan soğuk bir damar vardı. Çünkü sıcaklık da bazen insandan çekilip gidiyordu.

Suda bir yakamoz parladı. Ay suyun üzerinde kırılıyor, her kırılışta yeniden toparlanıyordu. Yakamozla deniz arasındaki o sessiz tango, iki bedenin birbirine değip ayrılması gibiydi. Dokunmadan önce var olan, dokunduğun anda dağılan bir ışık gibi.

Onunla aramda kalan şey de böyle bir şeydi. Dokunur dokunmaz dağılan, ardından uzun süre silinmeyen bir iz.

Yıllar sonra anlayacaktım ki unutmak diye bir şey hiç olmamıştı. O ışık yalnızca artık gündüzleri değil, böyle karanlık ve ıslak saatlerde görünmeyi seçmişti.

Orta yaş sonrasının verdiği o güvenli, sakin ve olgun hâlden olsa gerek, kütüphanelerin raflarında, büyük teorilerin arasında zihnimi terbiye ettiğimi sanıyordum. Bir kavramı bir başka kavramla açıklayabilirsem yaşamı da açıklayabilirim düşüncesindeydim. Bir şeyin adını koyarsan onu kontrol edebilirmişsin gibi.

Bir dalga geldi, kıyıya vurdu, sonra geri çekildi. Geriye taşların üzerinde ince bir ıslaklık kaldı. O kadar. Bütün teoriler bundan daha fazlasını anlatmıyordu işte.

Uzakta, bağlı oldukları yerde bile bir yere gidiyormuş gibi sallanan teknelere baktım. Halatlar geriliyor, tekneler biraz yana yatıyor, sonra yeniden yerine dönüyordu. Direklerindeki beyaz ışık yanıp sönüyordu.

Biz de öyleydik.

Onunla en son bu rıhtımda konuşmuştuk. Ayrılmadık bile; bağlar yerinde duruyor, halatlar gerili, ama tekne çoktan sürüklenmiş.

Avucumdaki kabuğu çevirdim. Üzerinde hâlâ ince bir kum tabakası vardı. Kulağıma götürdüm. O tanıdık uğultu...

Çocukken bunun denizin sesi olduğuna inanırdık. O gece ilk kez bunun denizin değil, denizden geriye kalan boşluğun sesi olabileceğini düşündüm. Tıpkı içimdeki gibi.

Az önce uzaktan geçen bir gemi düdük çaldı. Gemiyi göremedim. Kimin gittiğini de bilmiyordum. Sis düdüğü karanlığı yardı ve uzaklaştı. Ardından bir süre daha karanlığa baktım. Çünkü mesele gemi değildi. Gidişin kendisiydi. Çok eski bir vedanın provası gibiydi.

O adam olarak kalamayacağımı henüz bilmiyordum. Okuduğum hiçbir kitap, yazdığım hiçbir satır beni o gecenin öncesine götürmedi.

Deniz kenarında ağlamak bu yüzden kolaydı. Gözyaşı yüzünden aşağı inerken suya karışıyor, yüzünde ne kaldığını kimse göremiyordu. Şehirde ağlamaksa başka. Birileri seni görür, bir anlam verir, akıl vermeye kalkar. Deniz ise sormuyordu.

Ufuktaki deniz feneri karanlığı düzenli aralıklarla yokluyordu. Işık dönüyor, bir anlığına denizi aydınlatıyor, sonra karanlık yeniden her şeyi kaplıyordu. Bir süre sonra onun yol göstermekten çok, hâlâ orada olduğunu söylemek için yandığını düşündüm.

Sabaha karşı rıhtımdan kalktım. Fırtına dinmişti. Deniz, gece boyunca hiçbir şey olmamış gibi dingindi. Kıyıya vuran dalgaların sesi hafiflemiş, tekneler halatlarının ucunda usulca sallanıyordu.

Onun adını suya söylediğim an bile artık başka bir zamana ait gibiydi. Ses çıkmamıştı bile. Sadece dudaklarım kıpırdamıştı.

Kayaların üzerinde yürürken ayağımın yanında ince, parıltılı bir tabaka gördüm.

Tuzdu.

***


Editör: Deniz İmre

EditörEditör