YABANCI
- Artık tanıyamıyorum seni.
O şaşkın bir hâlde:
- Niye ki?
- Bana saygın azaldı.
- Hiç de öyle değil.
- Sadece saygın olsa neyse sevgin de...
- Allah aşkına nereden çıkarıyorsun bunları? Saçmalama!
Erkek, öfkesi yüzünü kızartırken bir yandan da uzaklaşmaya çalışıyor. O:
- Dur gitme konuşalım.
Bu ilk atışmaları değil, aradan günler geçmeden kaç kere buna benzer konuşmaları oldu.
Artık birbirlerinin yüzüne katlanmak bile ruhlarına yorgunluk yüklüyor. Kadın, alttan almak istese de erkek oralı olmuyor. İlk fırsatta alt kattaki annesinin dairesine kaçıyor; kendini kapatıyor, gündüzü yetmemiş gibi gecesini de orada geçiriyor. Ne zaman biraraya gelseler suratları yere düşüyor. Kadın emekli olmasına rağmen tekstilde çalışmaya devam ediyor; cüzdanını kendine saklıyor, erkeğin her sızlanışında:
- Sen yetir, ben biriktiriyorum.
İstanbul'da okuyan oğluna maaş kartını verdiği için emekli maaşından beş kuruş fayda yok; kızının verdikleri ile masraflarını karşılamaya çalışıyorlar.
—Baba, biliyorum, ona bizim için katlanıyorsun, bunu görmüyor değilim.
- Kızım..
Yutkunuyor; cümleler gelip dilinin uçundan çıkacak gibi olsa da kendini zorluyor, tekrardan yutuyordu.
- Ben senin yanındayım daima. O bizden her geçen gün kopuyor..
- Bunu ne kadar sürdürürüm bilemiyorum.
- Lütfen baba, kendinizi başkalarına güldürtmeyin..
- İçimdeki ateşe engel olamıyorum...
...
Annesini kaybettiği günden bu yana tavrı değişmiş, "iş arkadaşlarım, ilkokul arkadaşlarım" dediği eve gelip giden kişiler artmış, sofra kurmalar, sazlı sözlü gece yarılarını bulan eğlenceler, başkalarının fikirlerini öne alıp birikimleri ile araba almalar,"Ben şuna karar verdim" diye danışmadan yapılan fevri hareketler. Dört duvar arasında dışarısının görmediği fakat gün gün büyüyen yıkıntılar.. Yıkıntılar arttıkça yaşanan her heyelan dünden kalanların üstünü örtüyor ve var olanı bitiriyordu.
Bunları konuşamamak, konuştuklarında kabul etmemek, tepeden bakmak, küçük görmek çekilmez bir hâl alıyordu.
Önceleri emrivakiler ile başlarında bulunmasını isterken şimdilerde "İstersen annenin dairesine inebilirsin"e evrilmişti.
...
Altlı üstlü bu iki daire, hayatlarına can katacağına yabancılaşmayı getirmişti. Yabancılık gittikçe büyüyor, dünlerin izleri siliniyor, ortada kala kala kızı ve oğlu kalıyordu. Kızı ve oğlunun kendisine hak vermeleri tek tesellisi idi. Onlar da olmasa sırt dönse ne yapacağını bilemiyordu. Önce ağabeyi, ardından annesi onu tek başına bırakıp gitmiş, toprağın koynuna sığınmışlardı. Onun sığınacaği bir liman sadece çocukları idi.
Biri okul sebebiyle uzakta, kızı üst katta yalnızlığın koynundaydı. Tek başınalık nereye kadar gider, buna daha ne kadar katlanır bilinmezi idi. Kendine, mahallenin sahipsiz köpek ve kedilerinden bir dünya yaratmış; onlara bakıp elleri ve ayaklarına dokunmalarını hissetmek, bakışlarında sıcaklık yakalamak tek avuntusu olmuştu.
"İyi ve kötü gününde..." diye başlayan o dünün güzel sözleri yaralanmış, hırpalanmış ve gelip sırtına yük olarak binmişti.
...
İşte yine bir akşam başlıyor. Mutfağa geçecek, ocağa tavasını sürecek, yağını koyup doğradığı soğanları içine ekleyecek, tahta kaşık ile karıştıracak.. Boş bir tabağa boşaltıp masasına koyacak ve baharatlayıp açlığını yatıştıracak. Yüreğinde gün gün büyüyen açlığı yatıştıracak ne bir ümidi ne bir işareti var...
Aynı çatı altında iki yabancı nefes alıp vermeye devam edecek. Duvarlar soğuk, bakışlar donuk, ayak sesleri birbirini dinleyecek. Akşam gecesine, gece sabahına, ömür geleceğine yuvarlanıp gidecek.
***













































