SÜKÛNET
Ne garip…
Kimi yüzler vardır; ilk bakışta tanıdık gelir. Sanki çok eskiden, belki bir yaz akşamında belki unutulmuş bir anının kıyısında karşılaşmışsındır onunla.
Kadın, çiçekler içinde oturur. Gün batımının yumuşak ışığı saçlarına inerken zaman onun üstünde akmayı unutmuş gibidir. Yüzünde ne bir telaş ne de geçmişin ağır yükü vardır. Sanki her şeyi görmüş her şeyi yaşamış ama hiçbirine kırılmamıştır.
Önünde açık duran kitap, yarım kalmış bir öykü anlatır belki. Ama insanın içine bir soru düşer: Asıl öykü kitapta mı yoksa onun gözlerinde mi saklıdır?
Ellerine bakınca, yaşamın izleri görünür. İnce çizgiler, yılların sessiz damgası gibidir. Ama o eller yorgun değildir. Tersine dingin, kabullenmiş, esenliğe ermiştir. Sanki artık bir şeyleri tutmak zorunda değildir, ne geçmişi ne pişmanlıkları ne de kaçırılmış olanı…
Belki de bu yüzden gülümser.
O gülümseme bir utkunun değil, bir kavrayışın gülümsemesidir. Yaşamın sertliğini yumuşatan, insanı kendine döndüren bir kabulleniş…
“Geçti.” der sessizce, “Ve ben buradayım.”
Çiçekler çevresini sarar ama o çiçeklerin içinde yitmez. Tersine, onlarla bir olur. Doğanın bir parçası… Gürültüsüz, savsız ama derin.
Belki de bu görsel bize şunu fısıldar:
İnsan, en çok durabildiği yerde büyür.
En çok kabullendiği anda sağalır.
Ve en çok sustuğunda anlatır kendini.
Kim bilir…
Belki de o kitap birazdan kapanır. Ama onun öyküsü, tam da o anda başlar.
***




























































