EDEBİ DUALİTE
Giriş Tarihi : 20-03-2025 23:51   Güncelleme : 21-03-2025 01:12

Son Fotoğraf - Sultanım / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir: SON FOTOĞRAF / SULTANIM

Son Fotoğraf - Sultanım / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

SON FOTOĞRAF / SULTANIM

SON FOTOĞRAF

Koşarak hastane kapısından içeri girdi. Babaannesinin müşahede altına alındığı bölüme doğru yöneldi. İkinci katın pek de aşina olmadığı koridorlarından hızla yürüdü. Tarif edilen bölgeye yaklaştığında, gelebilen diğer aile fertlerini gördü.

“Durumu nasıl?” diye sordu.

“Şimdilik kontrol altında.” diye karşılık verdi annesi.

“Oh şükür!” dedi ve ellerini dizlerine dayayarak biraz nefeslendi. “İçeri girebiliyor muyuz?”

“Doktor yanında, o çıksın, bakalım ne diyecek?”

Hastanenin ikinci katının tamamı ‘dahiliye’ servisi olarak ayrılmış. Koridor boyunca sağlı sollu hasta odaları var. Orta kısımda asansörün hafif çaprazında müşahede odası ve onun da karşısında hemşire odası var. Asansör ve merdiven boşluğunun bitişiğinde ise nöbetçi doktor odası…

Akşam olmak üzere. Hasta yemeği servisi yapılıyor. “Böylesine ilaç ve başka kokuların olduğu bir ortamda yemek nasıl yenebilir?” diye düşünmekten kendini alamadı. Daha yirmi bir yaşında Kerem. Bu ikinci gelişi. Galiba üç ay önceydi, yine babaannesi için gelmişlerdi.

Hasta odalarına yemek dağıtan iki görevli, servis araçlarıyla Kerem’in önünden geçti. Tavuklu patates yemeğini ve hoşafı seçebildi. Ambalajlı küçük ekmekler, kaşıklar ve başka şeyler de görünüyordu. Bir kazan vardı ve kapağı kapalıydı. Yanında kepçe olduğuna göre “Çorba kazanı olmalı.” diye düşündü.

Doktor ve ekibinin içeriden çıkmasını sessiz ve endişeli bir biçimde bekleyen aile bireyleri ve Kerem, kapının hafifçe açılması ile hareketlendiler. Yarım aralanan kapıdan görünen hemşire “Bir yakını gelsin lütfen.” dedi. Kerem’in annesi içeri girdi.

İçeride yatan ve artık seksen üç yaşını devirmiş olan Fadikninenin, iki kızı, oğlu ve başka birkaç yakını da hazır olmasına rağmen, gelini içeri girmişti. Çünkü hem eğitimli hem de sağlık konularına yatkınlığıyla bilinen Kerem’in annesi oradayken başkasının girmesi düşünülemezdi.

Dahiliye servisinde yine olağan akşam vakitlerinden biri… Yemek servisinden sonra hareketlenen hasta odalarından duyulan sesler, bazen de ağrısı olan hastaların henüz baskın olmayan sesleri ile karışıyordu. Artık birbirlerini tanıyan refakatçilerin yemek sonrası kapı önü muhabbetleri de başlamak üzereydi.

Müşahede odasının kapısı açıldı. İçeriden çıkan doktor ve ekibi, merakla ve endişeyle bekleyen Fadik ninenin yakınlarına ayaküstü bilgi verdiler. Ama asıl bilgi içerideki gelindeydi. Doktor, “Lütfen hastayı fazla yormayın.” dedi ve ekibiyle beraber oradan uzaklaştı. 
Fadik ninenin yakınları yavaşça içeri girdiler. Şimdi, bütün ayrıntılara hakim olan Kerem’in annesinin ilk bilgilendirmesini sakince dinlediler. Belli ki hasta yanında söylenmeyecek daha fazlası da vardı ama o kısım “Tahlillerden sonra belli olacak.” diyerek geçiştirildi…

Yattığı yerden hafifçe “Kerem’im” diyen sesi duyuldu Fadikninenin. Odadakiler usulca kenara çekildiler. Nine ile torun arasında, ta yirmi bir yıl önce başlayan o çok özel bağı biliyorlardı. Şimdi hastane yatağında olan bu koca çınar, ölmüş olan ilk oğlunun adını vermişti ilk erkek torununa. Yaşadığı sürece hiçbir şekilde yerini dolduramadığını, bazı geceler sabaha kadar sessizce ağladığını ve uyuyan torununun başını okşayıp sabah namazına durduğunu kimseye anlatmadı.

Kerem neşesi yerine gelmiş halde ama özenli bir şekilde, her zaman söylediği gibi “sultanım” diyerek ninesine yaklaştı. Yatağın yanında olan ve annesinin kalktığı iskemleye oturdu. Yaşlı eli avucuna aldı. Öptü, sonra yanağına yasladı “Korkuttun beni be sultanım.” dedi. Bir süre öyle bekledi.

Fadik ninenin, doktor müdahalesinden mi, Kerem’inin sıcak avucundan mı bilinmez, ağrıları hafiflemiş ve yüzü huzurlu bir hâl almıştı.

“Kerem’im beni çağırıyor galiba.” diyerek gülümsedi.

“Aşk olsun sultanım ben senin Kerem’in değil miyim?”

“Çok şanslıyım, iki dünyada da Kerem’im var.”

“Onu boş ver sen, benimle kal.”

Doğumundan beri hep yaptığı gibi, yine elini Kerem’in başının üzerine koyarak sevmek istedi. Bu yaşlı ve yorgun el, fazla hareket edecek gücü bulamadı. Bunu fark eden torun, başını yavaşça hareket ettirerek yardımcı oldu. Sanki yeryüzünde sadece ikisi var gibiydi. Bu esnada odadakiler gözyaşları içinde olanları seyretti.

“Daha fazla yormayalım.” dedi Kerem’in annesi. Odadakiler yavaşça çıkmaya başladılar.

Kerem iskemleden kalktı ve çok dikkatli bir şekilde ninesinin yanına uzandı. Telefonunun kamerasını açtı. Bir anda ikisi birden gülümsedi. Belki saniyenin yarısı kadar olan zaman dilimindeki bu gülümseme fotoğrafa da yansıdı.

“Sultanım, ben şimdi koridora çıkıyorum ama hep kapı önündeyim. Sen rahatça uyu. Sabah olsun, bakalım doktorlar ne diyecek. Sonra da kol kola buradan çıkacağız.” dedi Kerem.

Koridora çıktıklarında, dahiliye servisinin kasvetli havası bilinmez bir geceye hazırlanıyordu…

Artık sabah olmak üzereydi… Aile bireylerinin bazısı kantinde bazısı da hasta bekleme salonundaki koltukların üzerinde sabah olmasını bekliyordu. Yorgunluktan gözleri kapanacak gibi olan Kerem, açık otoparktaki arabalarının içine gidip dinlenmeyi düşündü. Öyle de yaptı.

Gündüz fark edemedikleri şekilde araba, aydınlatma lambasının altına denk gelmiş. Kerem koltuğu geriye doğru yasladığında, koyu renkte olan üst camdan, aydınlatma lambasının ışığını görebiliyordu. Biraz seyretti ve ninesinin hastaneden çıkacağı anı düşündü. Bilinmez bir yerde ve zamanda, büyük bir sofrada bütün ailenin olduğu sabah kahvaltısı hayal etti. Biraz olsun uyudu mu, tam emin değildi ama bir kuşun, arabanın arka camını tıklattığını duydu. Hemen doğruldu fakat bir şey göremedi. O güne kadar hiç hissetmediği bir yürek sızısı ile kendini dışarı attı. Ne olduğunu anlamamıştı.

“Bir şey oldu!” diye istemsiz bir çığlık attı. Etrafına baktı, kimse yoktu. Hastaneye doğru koşmaya başladı. İkinci kata çıktığında, müşahede odasının önündeki o kahredici hareketliliği gördü. Dizlerinin bağı çözüldü. O tarafa doğru yaklaşmak istemedi. Bir hemşire, halası ve babası hızlıca yanından geçtiler. Annesinin telaşla içeri girip çıktığını görebiliyordu.

Odaya girdiğinde, doktorların sonuç alamadıkları müdahalelerini çaresizce ve telâşla seyreden aile bireyleri arasında sultanının huzurla kaplanmış yüzünü gördü.

… Ve Fadik nine, kendi Kerem’ine kavuşmuştu.

SULTANIM

Bir ateş yüreğimin tam ortasına düştü
Yalnız yüreğim değil, kâinat bile kıştı

Sultanım benden gidip sığınınca bir yâre
Gözlerimden döküldü ciğerim pâre pâre

Yokluğuna alışmak bir bilsen nasıl da zor
İçimin yangınını besliyor acıdan kor

Gam yağmuru üstüme sağanak olup yağdı
Sanırsın koca bir el, dev bulutları sağdı

Yürüyorum günlerdir hasretine sarılıp
Geçmişe gülümseyip, geleceğe darılıp

Ağlamak da faydasız, özlemeye alıştım
Günlerce, gecelerce alışmaya çalıştım

Bir seda gelse senden "Kerem'im" dese bana
Rüyada bile olsa sarılsam bir kez sana

"Kerem'im" diye diye nasıl vazgeçtin benden?
Işıklarım sönse de ben vazgeçemem senden

Küçücük bir bebekken sarılıp sarmaladın
Nasıl bıraktın beni böylesi darmadağın?

Çocukluğum sevgiyi yine elinden içsin
İsterdim ki gençliğim senin yanında geçsin

Bir gelin getireyim öpsün pak ellerinden
Duaların dökülsün sevecen dillerinden

Çocuklarım olsaydı otursaydı dizine
Onların sevgisiyle fer gelseydi gözüne

Bir gün rüyamda gördüm, gözlerin ışıl ışıl
Üstümü örtüyordun uyurken mışıl mışıl

Bir ışık huzmesiyle süzüldün karanlığa
Gülümseyip, odamı döndürdün aydınlığa

Öpücük kondurmuştun severken yanağıma
Geldin de, bir güzel tat bıraktın damağıma

Saçlarımı okşarken kendime geldim birden
Bu tatlı düş kalbimi etkiledi derinden

Oğluna kavuşmayı bu kadar mı istedin?
Bu yoğun istek ile ölüme gülümsedin

Ölürkenki huzuru süzmüştüm gözlerinden
Dile gelseydin eğer duyardım sözlerinden

Melekler yıldızları toplasın gökyüzünden
Kabrine sersin tek tek işleyip yeryüzünden

Mezarına kırmızı, küçük bir gül bıraktım
Hayatımda ilk defa sana böyle ıraktım

Elbet kavuşacağız, sen veda etmedin ki
"Hoşça kal" dedin bana, "Elveda" demedin ki

 

 

 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi