ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 25-07-2025 15:17   Güncelleme : 25-07-2025 18:27

Solmuş Masal / Fatma Karataş

Yazan: Fatma Karataş -SOLMUŞ MASAL

Solmuş Masal / Fatma Karataş

SOLMUŞ MASAL

Günler, aylar, yıllar geçti ama içimdeki çocuk ne yaptıysam ölmedi. Parmaklıklar arasında grimsi havanın altında uçuşan beyaz zambakları seyrediyordum. Hani olur ya küçücük bir şeyin bile insanı geçmişe götürme gibi bir kabiliyeti vardır. Beyaz zambaklar da beni her seferinde acılarla yoğrulmuş geçmişime götürüyordu. 

Yıllar önce buraya, akıl hastanesine
kendim yatmak istedim, içimdeki yaralı çocuğu öldürmek için. Ancak bana tahsis edilen odanın karşısında beyaz zambaklar varken cinayet işlemem mümkün değildi. İnsan celladına âşık olur ya hani, benim celladım da kendimdim işte.

Ruhumu öldürmek istiyordum. Ama
yaşamak için de buraya gelmiştim. Ne garip…

Odanın kapısı destursuz açılınca, oraya dönüp bakma zahmetinde bile bulunmadım. Bir de bunlar vardı. Bu hastanede yatan herkesin deli olduğunu düşünüp, akılları ermez diye kirli
emellerini onların bedenlerine, zihinlerine bulaştırırlardı. Bana yapamıyorlardı tabii. Bir ara yeltenecek gibi oldular ancak iş kendileri olunca gıkı çıkmayan hastalar, bana kötü davranılınca isyan çıkarmışlardı âdeta. Buranın sevilen deli (!) ablasıydım.

Bir türlü büyütemediğim, yaralı çocukluğuma anlatamadığım güzel masalları onlara anlatırdım. Hepsi de o kadar güzel dinlerlerdi ki anlattıkça anlatasım gelirdi.

“İlacınızı getirdim. Bunları içtikten sonra bahçeye çıkarsanız iyi olur. Arkadaşlarınız sizi bekliyor.”

Demek ki beni bekliyorlardı. Ayağa kalkıp korkuluğun izin verdiği kadarıyla dışarıya bakmaya çalıştım. Ve hepsi zambaklardan olabildiğince uzakta oturmuş, önlerine bakarak sessizce beni bekliyorlardı.

Hassasiyetimin farkında olup, beni üzmemek için bunu düşünen insanlara neden deli deniliyordu aklım bir türlü almıyordu. Hasta bakıcının yüzüne bakmadan getirdiği ilacı aceleyle içip dışarı çıktım.

Çok ayakta duran bir insan değildim. Bu yüzden zorlanarak yürüyordum. Beni kapının önünde gören Selin koşarak yanıma geldi. 

Kendisi henüz on sekiz yaşındaydı. İki yıldan beri buradaydı. İkimiz birbirimize çok benziyorduk ama aynı zamanda hiç benzemiyorduk. Mesela ben aylarca içimdeki çocuğu öldürmeye çalışıyorken, o içindeki çocuğa intihar ettirmişti. Onun öldü, ama benim ölmedi. Benim ölseydi iyileşirdim ama onunki onu hasta etti. O dedesini öldürmüştü. Ona ve kardeşine eziyet ettiği için. Bu ona çok ağır geldi bu yükü taşıyamadı ve en nihayetinde buraya düştü.

Koluma girerek yavaş adımlarla beni oturdukları yere götürdü. Beni görenler mutluluktan el çırptı.

Bazıları ise değişik sesler çıkardı. Selin beni özenle oturtarak kendisi de oturdu. Şimdi hepsi susmuş iki dudağımın arasından dökülecek olan kelimeyi bekliyorlardı. 

Zambaklara bakmamaya çalışarak etrafa ve havaya bir de dışarıdan baktım. Her an yağmur yağacak gibiydi. Bu havada neden çıktıklarını merak ettim doğrusu. Onları daha fazla bekletmeden başladım konuşmaya.

“Bugünkü masalımızın konusu çok çok mutlu olan bir kız çocuğu. O kız çocuğu o kadar mutluymuş ki bırakın çocukları büyükler bile onun mutluluğunu kıskanırmış. O çok sevdiği anne ve babasına çiçek toplamak için ormana gitmiş. Onu kıskanan kurt diğerleriyle iş birliği yapıp onu uçurumdan atmış…”

Herkesten bir “aaa” nidası yükseldi. Anlatacağım masal bu değildi. Neden bunu anlattım ki?

“Bana da masal anlatır mısın?” diyen küçük bir kız çocuğunun sesi kulağıma ilişti. 

Gözlerimle etrafı kolaçan ettim. Görünürde kimseler yoktu. Herkesten özür dileyip masala yeniden başlayacakken yine aynı sesi işittim.

“Bana masal anlatmayacak mısın?” 

Ses bu sefer çok yakınımdan gelmişti. Hemen yanıma baktığımda küçücük çocuk yanımda oturmuş, masum dolu gözleriyle bana bakıyordu.

Gözlerimi ondan yana çekip Selin’e bakıp, “Bu küçük kız kim?” diye sordum.

Selin başını uzatarak: “Hangi çocuktan bahsediyorsun? Kimse yok burada?” deyince yan tarafıma baktım. 

O yine aynı bakışla bana bakıyordu. Onu daha da yakından incelediğimde onun ben olduğunu anladım.

“Uzun zaman oldu.” dedim ona. 

O da, “Evet. Bugün sana gelmek istedim. Bak ondan bir sürü var” dedi zambakları göstererek.

Çocukluğumun elinden tutup beni bekleyenlere, “bugün bambaşka hikâye anlatacağım. Beni bölmeyin olur mu?” dediğimde hepsi başını salladı.

“Teşekkür ederim. Bir zamanlar küçük, kocaman kalbe sahip bir kız varmış. Annesi varken annesiz, babası varken de babasızmış. Yani anlayacağınız öksüz. Fark edilmek için, onlardan küçücük sevgi koparmak için çok çabalamış, çok uğraşmış. Ancak anne ve babası sanki sevgileri tükenecekmiş gibi davranıp, birazını bile o küçük çocuğa vermeyip hep ondan küçüğüne verirmiş.

Haliyle küçük kız da ondan küçüğünden sevgi hırsızı diye hep nefret etmiş. Zaman geçtikçe sevgiye dair açlığı artmış. Bu da onun daha tehlikeli durumlara atılmasına neden olmuş. Önce tebeşir suyu içmiş, bir sonuç alamamış. Sonra bir şekilde parmağını kırmış, bilerek camdan atlamış, başkasını pataklamış… 

Hiçbiri bir şeye yaramamış. Sevgisizliğin yanına bir de değersizlik eklenmiş. Sonra kardeşine zarar vermeye başlamış.

Bunu fark eden ailesi ona ağır cezalar vermiş. O tüm bunlardan o kadar yorulmuş, sıkılmış ki, evden kaçmaya karar vermiş. Issız sokaklarda yavaş yürüyor, sürekli umutsuzca arkasına bakıyormuş. Belki ailesi onun yokluğunda onun kıymetini anlar da peşinden gelir umuduyla.

Ancak onlar ne onun yokluğunu fark etmiş ne de kıymet anlamışlardı. Çocuk ise o karanlıkta yürümeye devam etmiş. Biraz yürüdükten sonra karşısına bir akrabası çıkmış. O küçük kızı görünce yapmacık bir telaşla dizinin üstüne çöküp kızı rahatsız edici bir şekilde öpmüş. Kız bundan rahatsız olmuş ancak sevgiye o kadar açmış ki o öpücüğü sevgi sanıp o adama kanmıştı.

Adam ona çok güzel çiçek bahçesinin olduğunu, isterse tüm çiçeklerin onun gibi güzel bir kızın olabileceğini söylemiş. Kız da buna çok sevinmiş ve rahatsızlık karışımı sevinçle adamın elinden tutup onun evine gitmiş.

Evlerine geldiklerinde adamın evinin etrafının beyaz zambaklarla çevrili olduğunu görmüş. Çiçeklere âşık olmuş. Koşarak zambakların arasına girip, annesine verir umuduyla koparmaya başlamış…” durdum.

Devamını anlatmak bana zor geliyordu. Çocukluğum elimi sıktı. Ona baktım. Bu olanları kendisi yaşamamış gibi merakla gözlerime bakıp:
“Annesine çiçekleri verebilmiş mi?” diye sordu.

Başımı iki yana sallayarak, beni dinleyenlere baktım. Boş gözlerle bana bakıyorlardı. Anlattığım hikâye onlara hoş gelmemişti anlaşılan.

Hikâyenin sonunu yıllardır kendimden gizliyordum. Yine gizleyeceğim. Toparlayarak en sonda, “Kız çocuğu annesine çiçek toplarken, anne ve babası telaşla oraya gelmiş kızlarına sarılıp öpmüşler. Kız da onlara çiçeği vermiş ve mutlu mesut yaşamışlar.

Ama bir kişi eksik.

Kardeşi uzak bir yere gitmiş. O da orada mutlulukla yaşayıp gitmiş.”

Hikâyeyi bitirdiğimde çocukluğum dahi hiç kimseden ses çıkmamıştı. Bu mutlu sonu da beğenmemişler anlaşılan.

“Neden doğru sonu anlatmadın? O amca bize kötülük yaptığında anne ve babamız bunu duyup apar topar yanımıza geldiği için kardeşimiz ölmedi mi? Bizim yüzümüzden yanarak ölmedi mi? Annemiz ağlarken o mutlu hissetsin diye ona artık en nefret ettiğimiz çiçeği verdiğimizi, sonra da her şeyin sorumlusu olduğumuz gerekçesiyle evden atıldığımızı, günlerce aç kaldığımızı anlatmayacak mısın? Ya bize kötülük yapan amcayla zorla
evlendirildiğimizi…”

“Yeteeer!” diye bağırdım. 

Bunları duymak istemiyordum. Çocukluğumun elini bırakıp onu ittim.

“Hiçbir şey duymak istemiyorum” diyerek avazım çıktığı kadar bağırdım. 

Sesimi duyan bakıcılar koşarak bahçeye çıktı. Yine kriz geçiriyordum. Onlar beni sakinleştirmeye çalışırlarken yağmur bastırmaya herkes içeri girmeye başladı. İğne yaptılar koluma. 

Uykum geldi. Son yağmur damlasının gözlerime girmesiyle kapandı ve derin uykuya daldım.

Aylarca hücrede bağlı bir şekilde yaşadım. Son zamanlarda düzeldiğim içi bağladıkları kolumu açtılar. Ben yine camın kenarına oturup dışarı izledim. Yine zambaklar vardı. Ama bu sefer sadece beyaz yoktu, rengarenk zambaklar vardı. Bu bana kendimi çok iyi hissettirdi. Her şey yoluna girmeye başlamıştı. Yine kapının açılmasıyla bakıcı, “ ilaç saati” deyince ayağa kalktım. İlacımı içip tekrar camın önüne geçtiğimde tüm zambakların solmuş olduğunu gördüm. 

Bu nasıl oldu diye düşünürken ellerimden de karıncalamalar hissettim. Siliniyordum.

Cama tekrar baktığımda hepten solmuşlardı. Yine ellerime baktım. 

Ben bir çiçektim değil mi? 

Koparılmış bir çiçek…

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi