SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR FIRÇA PİROSMANİ’NİN COĞRAFYASI
PİROSMANİ
Bir tabakta ekmek, bir duvarda keçi,
Fırçası elinde açlıktan titrer gecesi.
Ne altın çerçeveli tuval ne şatafat ister,
Bir lokma umut yeter resmine.
Lokanta duvarı olmuş halkın sahnesi,
Köylü, hayvan, âşık onun çerçevesi.
Ne bayrak taşır, ne dil dökerdi,
Ama her çizgide vardı milletin nefesi.
Batum’da bulunduğumuz günlerde Batum Büyükelçiliğimizde görev yapan, oğlumun yakın arkadaşı Giresunlu bir bey ve eşi bizi bir lokantada akşam yemeğine davet ettiler. Lokantanın adı “Pirosmani’ydi.” Merak ettim "Pirosmani" ismi nereden geliyordu, ailesi Osmanlı vatandaşı mıydı? Müslüman mıydı?
Araştırdım doğru olanı böyle tarif edebildim.
Bugün Batum’da şık, oldukça lüks ve hizmet edenlerin kusursuz olduğu bir lokantaya girerseniz onun bir çok tablosunu duvarda görebilirsiniz. Belki bir keçi, belki gözleri uzaklara dalmış bir kadın. Ama bilin ki o tablo, yalnızca bir görsel değil, tarih boyunca susmuş ama bakışlarıyla konuşmuş halkların iç sesi gibidir.
Bazı sanatçılar vardır, ait oldukları ülkeyi temsil ederler; bazıları ise hiçbir yere ait değildir, yalnızca halkın yüzüne sinmiş acının, neşenin ve geçip giden zamanın tanığıdırlar. Niko Pirosmani, işte o ikinci türdendir. Ne saraylara resim yaptı ne de büyük patronaj sistemlerine boyun eğdi. O, yalnızca baktı, gördü ve gördüğünü fırçaya, tuvale döktü. Belki de en saf hâliyle bir göçebe sanatçıydı o; ama mekân değil, duygu göçebesi.
Doğduğu topraklar, bugünkü Gürcistan sınırları içindeydi. Ama o dönemler sınırlar sadece haritalarda vardı; dağlar, nehirler, ormanlar çok daha gerçekti. Osmanlı İmparatorluğu, Batum’u elinde tutarken Rusya İmparatorluğu, Gürcistan’ın içlerine doğru kalın bir gölge gibi ilerliyordu. İnsanlar ne tam Osmanlıydı ne de Rus. Dil, din, gelenekler bir arada yaşıyor, bazen çatışıyor bazen iç içe geçiyordu. İşte Pirosmani de böyle bir coğrafyanın çocuğuydu. Sessiz, kimliksiz ama özüne sadık. Lokanta duvarlarına keçiler, zürafalar ve köylü kadınları çizerken belki Osmanlı limanlarından gelen tüccarların sofrasından yükselen nar ekşisi kokusunu hissediyordu. Ya da Batum kıyılarına yanaşan gemilerle gelen kumaşların desenini.
O, hiçbir ülkenin resmî ressamı olmadı ama her halkın ruhunu biraz taşıdı. Bu yüzden Gürcü olduğu kadar evrenseldi de. Ne Osmanlı'nın saray süslemelerine benzedi onun çizgileri ne de Rusya'nın altın varaklı ikona sanatına. Onun fırçası, aç bir çocuğun gözlerinde, meyhanede yalnız oturan bir adamın yüz çizgilerindeydi. Ve belki de bu yüzden unutuldu yaşarken.
Bir insan hem yoksul hem sefil hem de dâhi olabilir mi? Pirosmani bunu ispatladı. Aşkı bile kimsesizdi. Bir Fransız aktrise âşık olup kapısına çiçek dolu bir araba gönderen adam olarak anıldı. Romantik mi? Belki. Ama bu da onun sanatının bir uzantısıydı: Sessiz, karşılıksız, ama samimi!
***
Not: Niko Pirosmani 1862 yılında Gürcistan’ın Kaheti bölgesindeki Mirzaani köyünde, bir köylü ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve yaşamının neredeyse tamamını Tiflis’te geçirdi.
Resme erken yaşta başladı ve hiç sanat eğitimi almadı. 1882 yılında ressam Gigo Zaziaşvili ile bir tabela atölyesi açtı, ancak kısa bir süre sonra iflas etti.
Geçinebilmek için zaman zaman Tiflis’te, “dukhan” adı verilen Gürcü meyhanelerinde ya da tren istasyonunda çalıştı ve 1918 yılında yoksulluk içinde öldü.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz


























































