DENEME
Giriş Tarihi : 16-11-2025 14:28   Güncelleme : 16-11-2025 14:42

Sessizliğe Doğru Giden Kalplerin Geri Sayımla Başlayan Hikâyesi - Melodinin Fısıltısı / Serhan Poyraz

Serhan Poyraz -SESSİZLİĞE DOĞRU GİDEN KALPLERİN GERİ SAYIMLA BAŞLAYAN HİKÂYESİ - MELODİNİN FISILTISI

Sessizliğe Doğru Giden Kalplerin Geri Sayımla Başlayan Hikâyesi - Melodinin Fısıltısı / Serhan Poyraz

SESSİZLİĞE DOĞRU GİDEN KALPLERİN GERİ SAYIMLA BAŞLAYAN HİKÂYESİ - MELODİNİN FISILTISI

Her sesin bir hikâyesi vardır…

Kimi duyulmadan kaybolur, duygusuz ve önemsizdir. Kimi bir bebeğin kahkahası, sevdiğinin gülümsemesi veya bir kayıp bir acı ile anlam kazanır, duyguludur ve kalbin içinden seslenir.  

Bazısı da notaların etkileşimi ile titreşerek duyulur ve duygulara dokunur…

Müzik aslında insanın kendine yazdığı en uzun mektuptur ve notalar, o mektubun satır aralarından duyulan bir teselli ya da acının yeniden duyulmasını sağlayan bir hatırlayıştır. Bu yüzden bir şarkı bazen bir ömrün en kısa özetidir.

Yine bir perşembe akşamı saat 21.00’de, Truva Radyo’da, “Müziğin içinden geçen insan hikâyelerinin sesine bir kez daha kulak vereceğiz. Bu belki bir anı belki bir yara belki bir umut olacak ama hepsi aynı yerden, kalpten geçecek…” diyen Melodinin Fısıltısı Programı başladı.

Melodinin Fısıltısı, ilginç bir isim ama sanıyorum ki müziğin bilinçaltımıza söyledikleri ile bir alakası var.

İşte, geçen perşembe akşamı bu program da amacına uygun bir şekilde başladı…

Europe Grubu’ndan “Final Countdown” şarkısı ile…

Müziğin insanın bilinçaltına bir şey söyleyebilmesi için o insanın doğmuş olması gerekir ve insan bir cenin olarak ana rahmine düştüğü ilk andan itibaren geri sayım başlar. Doğacağımız o ânı bekleriz.

5… 4… 3… 2… 1…

Işık görünür ve perde açılır ama o an bilemeyiz bu dünyaya neden geldiğimizi…

Doğarız, büyümeye ve hayatı tanımaya başlarız. Çocuk oluruz, safça inanırız dünyaya. Sonra genç oluruz kafamız karışmaya başlar. Derken bir gün, bir şarkı duyarız ve o melodi bize kim olduğumuzu hatırlatır.

İşte Europe Grubu’nun “The Final Countdown (Son geri sayım)” şarkısı tam da o andır…

Gökyüzüyle yerin buluştuğu çizgide, çocuklukla sonsuzluk arasındaki o geçiş kapısı…

Çocukken merakla gözlemleriz ve çok da anlamlandıramayız neden her başlangıcın bir bitişin sesi olduğunu… Ürkeriz, korkarız ama çocukluğun o saf umudu içimizde hep vardır. Gençliğe vardığımızda da ama bu kez biraz özgür olma ve kendi başına bir birey olduğumuzu ispat çabası işin içine girince biraz karmaşıklaşır her şey ama o umut ile o korku hâlâ aynı yerdedir ve bu şarkı, umutla korkunun arasındaki sınırın müziğidir.

Aylar, yıllar geçmeye devam eder ve bir gün yine sabah olur. Çocuk genç olmuş artık büyümüştür. Büyümüştür evet, çünkü herkese inanmamayı da deneyimleyerek öğrenmiştir.

Sonra o genç adam bir gün birine rastlar ve onun gözlerinde kaybolduğu anda tüm kuşkuları düşer yere…

Monkees’den “I’m Believer (Ben inançlıyım)” çalmaya başlar Truva Radyo’da çünkü o genç artık aşkın güzel bir şey olduğuna inanmaya başlamıştır.

Zaten “I’m a Believer” şarkısı da 1960’ların nahifliğini, o temiz saf inancı taşır. Hayır hayır bu bir şarkı değil, bir kalbin yeniden atmaya başlamasıdır.

Gençlik işte…  Öyle bir dönem ki, insanın kalbi kendi ritmiyle yarışır âdeta. Dans da kalbin ritmini arttırmaz mı?

Evet, arttırır. Truva Radyo’da Beatles sahne alır bu yüzden belki de…

John Lennon mikrofonun önünde kendi kuşağının nabzını tutar ve "Shake it up, baby now!" (Çalkala şimdi bebeğim!) dediğinde bütün bir nesil çocukluktan deliliğe tam anlamıyla geçmiştir.

O an yapılan dans, bir itiraftır aslında. Her sallanma her çalkalama her dönüş “Ben buradayım!” diyen bir beden hareketidir.

Gülümsedim kendi kendime…

Biliyorum, Beatles da o dönemde müzik yapmaktan çok insanlığın gülüşünü geri getiriyordu. Hayatın tüm ciddiyetine karşı dans eden bir kalbin cesaretiydi bu…

Şarkıyı dinlerken dans edesim geldi ve anladım ki dünyamın kendi ekseni etrafında dönmeye başladığı bir andı o an yaşadığım…

Programın kahramanı olan gencin de dünyası kendi ekseni etrafında dönmeye başlamıştı çünkü günlerden bir gün kalabalığın içinde bir silüet belirmiş ve onun için zaman durmuştu…

Kim bilir belki de o an, senaryosunun tamamını henüz bilmediği hayatında başrol oyuncusu olduğumuzu hatırlamıştı…

Truva Radyo’da çalmakta olan “Pretty Woman” şarkısında Roy Orbison aslında bir kadına değil, senariste sesleniyordu sanırım. Bazen bir gülümseme tüm senaryoyu değiştirmez mi?

Evet, değiştirir. Siz de bilirsiniz bunu, yaşamışsınızdır. Aşkın ritmi bazen adımların ritmiyle başlar ve bir kadının gülüşü dünyanın yeniden başlamasına yeter. Sanırım bu yüzden Roy Orbison’un sesi bu şarkıda biraz yakar, biraz da gülümsetir.

Doğru, dedim kendi kendime. Çünkü erkekler olarak hepimiz bir zamanlar o kaldırımda durup önümüzden geçmekte olan bir “pretty woman”ı seyretmişizdir.

Sonra bir an düşündüm ve “Peki ya da kadınlar” dedim; “Onlar da yaşamıştır bunu”

Derken yayın bir parça sardı ve yeniden o ilk âna, aşkın konuşmadığı ama bir kadının sadece baktığı o ilk sessiz âna dönüş yaptı ve Randy Crawford’dan “Almaz” şarkısı çalmaya başladı.

Almaz, bir isim gibi gelir kulağa ama Randy Crawford’un sesi, insan kalbinin kırılgan merkezine dokunur.

Bu, öyle bir aşktır ki söz yoktur, sadece sessizlik vardır. Biri sever, susar ama o sessizlikte sevgi çoktan alev almıştır.

Aşk bazen bir bakıştır sadece ve insan sevdiğini söyleyemediğinde belki de işte o anda en çok sever, henüz yaşanmışlıklarla, alışkanlıklarla bir şeyler henüz daha parçalanmamışken…

Randy Crawford’un “Almaz” şarkısı da o ilk sessizliğin şarkısı gibiydi.

Tam; “Gelin görün ki aşk, o ilk bakıştaki sessizlikte gözlerde çakan ışıkla başlar ama karanlıkta olgunlaşır.” diye düşünürken Bonnie Taylor’ın bir kadının içindeki tutulmayı anlatan şarkısı başladı Truva Radyo’da.

Total Eclipse of My Heart (Kalbimin Güneş Tutulması)…

Bu şarkı, aşkın felaketle buluştuğu yer gerçekten de. Öyle bir an gelir ki ışık kaybolur, kalp nefes almakta zorlanır ama hâlâ atmaktadır çünkü aşk ölmez sadece yönünü şaşırır.

İşte o anda bu şarkı bir yakarış olur. Gözlerin dolar ama ağlayamazsın çünkü Kalbin tutulmuştur tıpkı güneş gibi….

Sonunda kasım ayı gelir ve yağmur sadece gökten değil, içimizden de yağmaya başlar ki Gun's and Roses grubunun "November Rain" (Kasım Yağmuru) şarkısı çalmaya başlar.

Aşkın sonbaharıdır bu şarkı ve solist Axl Rose’un sesi de bir mektup gibidir. Her satırı; “Geç kaldım” der ama yine de söylemeden edemez çünkü aşk, söylenmeyen sözlerin ağırlığıyla yaşar ve bazı melodiler sonsuza kadar içimizde kalır. Bu yüzden de insan en çok yağmurda hatırlar sevdiğini.

O an; “Belki hâlâ seviyorsun ama artık hiçbir şey aynı değildir ve bu yüzden bu şarkı kalbin son kez çaldığı melodiye benziyor” diye aklımdan geçirdim.

Kalbin son melodisi sanki ölecekmişiz başka melodi olmayacakmış gibi. Sevdiğimizi kaybettiğimizde ölecekmişiz gibi hissederiz değil mi?

Bu aralar Ernest Hemingway okuyorum belki ondan bilmiyorum ama onun temalarından biri geldi aklıma…

Ölüm bazen yaşamın başka bir biçimidir…

Ben bunları düşünürken radyodan boğuk bir kadın sesinin, "Wake me up inside" (İçimi uyandır) dediği duyuldu.

Evanescence’dan Bring Me to Life” şarkısı başlamıştı ve bu şarkı ruhsal bir uyanışın çığlığıydı.

O an anladım ki aslında aşk bitmemişti sadece bir rüyaya dönüşmüştü.

Zaten Evanescence de burada aşkı değil, ruhu diriltir çünkü her kayıptan sonra bir yeniden doğuş vardır.

Doğru. Her kalp, diri diri gömüldüğü bir mezardan yeniden kalkabilir. Bu yüzden bu şarkı, kasım yağmurunun ardından gelen ilk güneş ışığı gibidir.

Aşk yeniden nefes alır ama durun bir dakika… Acaba aşk bu kez masum mudur?

Cevabı radyodaki program verdi ve "Purple Rain" (Mor Yağmur) şarkısı başladı…

Bu şarkıda yağan mor bir yağmur değil, duyguların eridiği bir gökyüzüdür ki Prince de bu şarkıyı aşkın cenaze töreninde söylüyor gibi söyler. Bu şarkı ne tam veda ne tam affediştir.

Aşkın bütün renkleri birleşmiş ve sonunda mor olmuştur. Doğru. Mor nevrotik bir renktir ama içinde bir asalet de taşır aynı zamanda…

Yani hem yas hem krallık…

Nasıl olur diyeceksiniz biliyorum ama mor da zaten bu yüzden nevrotik ve deliliğin rengi.

Bu yüzden bu şarkıda mor yağmur yağar ve dünya temizlenir. Her gözyaşı, bir başlangıçtır artık.

Prince burada; “sevgiyle yanmayı” seçenlerin şarkısını söylemektedir çünkü bazen aşk, seni yok ederek seni tamamlar…

“Çok haklı” diye düşündüm o an. Doğru. Aşk seni yok ederek seni tamamlar ve bu yüzden her ayrılığın içinde hâlâ bir sevgi kalır.

Ben tüm bunları düşünürken radyoda Scorpions grubunun "Still Loving You" (Seni Hâlâ Seviyorum) şarkısı çalmaya başladı. Bu, bir geri dönme umudunun şarkısıydı.

Böyle anlar yaşarız bazen hayatın içinde. Aşk bitmiştir belki ama inanç bitmemiştir. Bu yüzden bu şarkı pişmanlıkla gurur arasına sıkışmış bir ruh hâli gibidir.

“If we’d go again…” ( Yeniden başlarsak eğer) der şarkıda Klaus Meine ama o; "again" (yeniden) asla gelmez çoğu zaman.

Yine de insan bazen en çok sevemediği yerden sevmeye devam eder. Bu yüzden bu şarkı, sadece bir rock baladı değil, belki de daha çok bir insan kalbinin anatomisidir.

Gün gelir biz kabul etmesek de aşk biter ama müzik hep sürer. Bu tarz durumlar daha çok gençlikte olur belki ama canlar da sıkkındır tabii ki…

O anda Truva Radyo’da; "Here we are now, entertain us…" (Buradayız bizi eğlendirin) diyen başka bir şarkı başladı.

"Smells Like Teen Spirit" (Gençlik Ruhu Gibi Kokuyor) …

Nirvana sahne almıştı ve Kurt Cobain o sözü haykırırken bir çağın damarlarında dolaşan öfke artık patlama noktasına gelmişti çünkü bir yandan da dışarıdaki dünyanın gürültüsünü daha çok duyar insan yaş aldıkça ve bu yüzden bu, sadece bir şarkı değildir, o kuşağın kimlik manifestosudur.

Gitarın sesi kirli, davul öfkeli, vokal yırtıktır ve Nirvana’nın çığlığı; “Duymuyorsunuz bizi” diyen bir gençliğin sesi gibidir. Bu da çok normaldir çünkü her çağ kendi isyanını yaratır ve sonunda da kendi yarasını müzikle sarar.

Dünya acımasızdır ya da iç dünyasında yıkılmış insanların yüzünden dünyanın gürültüsü hep artar ve sonra Nirvana’nın o çığlığı bu kez başka bir ses olarak savaş alanına düşer.

"One" (Bir)…

Metallica’nın bu şarkısı insanın makineye dönüşmesinin ağıtıdır ve Dalton Trumbo’nun "Johnny Got His Gun" (Johnny Askere Gitti) romanı ve aynı isimli filminden uyarlanan bir şarkıdır…

Bu çok ilginç bir şey gerçekten. Nedense erkek egemen dünyanın insanı kaybettikçe kendini savaş alanlarında arıyor. Bu acaba “Ben hâlâ güçlüyüm” mesajı mı acaba bilinçaltının?  

Dünya klasiklerini düşündüm bir an. Gerçekten de böyle bir şey var…

Metallica’nın "One" (Bir) şarkısında askere giden Johnny, savaşta uzuvlarını kaybeder sadece kafası ve gövdesi kalır. Kalbi atar ve zihni hâlâ canlıdır.

Sanırım yanılmıyorum. Bu yalnızca bir savaş karşıtı şarkı gibi gözüküyor ama aslında insanın kendi icat ettiği şiddetle boğuşması...

Metallica’nın gitarları bu şarkıda tüfek sesine dönüşürken ritim ise bir makineli tüfeğin nefesi ve vokaldeki feryat; “Öldürmeyin beni!” değil, “Beni duyun!” çığlığı gibi...

Şarkının sözlerini dinledikten sonra emin oldum. Bu şarkı, modern insanın trajedisini anlatıyor.

İnsan teknolojiyle dünyayı fetheder ama ruhunu kaybeder ama savaş bitmez; çünkü savaş artık dışarıda değil, içimizdedir ve  aslında hepimiz birer “zombie”ye dönüşmüşüzdür…

Truva Radyo’da The Cranberries’den “Zombie” şarkısı çalmaya başladı…

Bu şarkı, The Cranberries’in İrlanda’daki çatışmalara yazdığı ama aslında tüm insanlığa adadığı bir ağıttır. Bu yüzden Dolores O’Riordan’ın sesi hem kırılgan hem de silah kadar serttir.

"What’s in your head?" (Aklında ne var) diye sorar şarkıda ama cevabı hepimiz biliriz…

Orada nefret vardır..

Orada unutma vardır…

Orada insanlığın mezarı vardır…

Bu yüzden bu şarkı, bir kadın sesinin yüzyıllık bir erkek şiddetine meydan okumasıdır. Bu öyle bir dünyadır ki artık duvarlar değil, zihinler örülmüştür ve müzik o duvarları yıkmak için tek silahtır.

“Belki de kadınlar bu erkek egemen dünyaya bir el atmalı” diye düşünürken Truva Radyo’da yine bir kadın sesi duyuldu ve bu kadın bir soru sordu…

“What’s going on?” (Ne oluyor?)

Linda Perry’nin sesi bütün o çığlıkların ardından gelen yorgun bir nefes gibiydi..

Ne savaş ne sistem ne aşk. Dünya öyle bir hâl almıştı ki artık tüm mesele sadece hayatta kalmak olmuştu.

"And I pray…" ( Ve dua ederim) der şarkı ama bu duası Tanrı’ya değil, insanlığadır. Bu yüzden bu şarkı, sessiz devrimlerin müziğidir çünkü gerçek devrim bağırmak değil, her şeye rağmen hâlâ umut etmektir.

“ Doğru. ‘What’s Up’ şarkısı bir kadın vicdanıdır: bir yorgun başkaldırı, bir zarif direniş. Belki de erkeklere bir uyarı…” diye düşündüm bu şarkıyı dinlerken…

Dünya öyle bir hâl almıştı ki her şey sahteleşmiş, yapmacıklaşmıştı. İnsanlığın yüzüne taktığı bu maskeler düşmeliydi. O an Truva Radyo’daki o program 4 Non Blodes’un sesini duyacak diye hissettim ve nitekim de öyle oldu.

“The Real Slim Shady” şarkısı çalmaya başlayınca Eminem sahneye çıktı ve bütün o sahte yüzlerle alay etmeye başladı.

Bir rap şarkısı olan bu şarkı, medyanın, şöhretin ve toplumun kendi sahtekârlığına ayna tutuyordu. Şarkıyı söyleyen Eminem burada bir karakterden çok bir laboratuvar deneyi gibiydi.  Kendi kimliğini, bin parçaya bölüp mikrofonun ucunda yeniden kuruyordu.

"Will the real Slim Shady please stand up?" (Gerçek Slim Shady lütfen ayağa kalkabilir mi?) sözleriyle bu şarkı aslında; “Gerçek benliğini gösterecek kim kaldı?” diye soruyordu. Bu anlamda bu şarkı, bir yandan savaşların devam ettiği bir yandan da sahne ışıkları altındaki modern dünyanın en dürüst itirafıydı. Bu, herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten kim olduğunu söylemediği öyle bir dünyaydı ki…

“Doğru. Dünya kendini kaybetmişken o karanlığın içinde yeniden kendini bulmaya başlamalı” diye düşündüm ama sonrasında “Peki ama nasıl?” sorusu da zihnimde belirdi.

Truva Radyo sanki beni duymuş gibi cevabı bir şarkıyla verdi…

Bir kadın sahneye çıktı ve; “I love rock’n roll, (Rock’n Roll’u seviyorum)” dedi.

O an gülümsedim. Anladım bir kadın, Joan Jett;  “Ben buradayım.” diyordu ve sonrasında gelecek şarkının da nasıl olacağını az çok tahmin etmiştim ki yanılmadığımı az sonra deneyimledim.  

Debbie Harry, soğuk bir New York sabahında mikrofonu eline aldı ve; "Call Me" (Beni ara) dedi.

Şarkı bir aşk çağrısı gibi başlamıştı ama bu çağrının altında gizlenmiş bir manifesto vardı çünkü kadınlar hep bekliyordu ama Blondie beklemiyor ve çağırıyordu.

“Call me! (Beni ara)” derken arayan değil, seçen taraftı. Bu yönüyle şarkı, özgürlük ve arzu arasındaki ince çizgisiydi. Kadınlar olaya el atmış ve sesleri ilk kez bu kadar net, bu kadar kendinden emin çıkıyordu. Tüm insanlığa sesleniyorlardı aslında çünkü bazen insanın kendi sesini duyması da bir çağrıdır. Öyle değil mi?

Ve sonrasında dünya sallanmaya başladı; “Arama, çağır.” diye…

Bu kez bir adam sahneye çıktı ama kadın kıyafetleri içinde bir adam…

Freddie Mercury…

Kadınların sesini duymuştu ve elinde süpürgeyle; "I Want to Break Free" (Özgür olmak istiyorum) diyordu.

Bu an, sahne tarihinin en büyük ironilerinden biri olmuştu. Özgürlük bazen ciddiyetle değil, kahkahayla da başlar.

Freddie Mercury aslında burada sadece cinsel kimlik değil, bütün insanlığın rollerini sorguluyor ve “Kendim olmak istiyorum,” diyordu aslında.

Blondie’nin evrene yaydığı mesajı doğru anlamış ve her türlü zinciri çözmeye çalışıyordu. Zaten Queen’in müziği de insan olmanın tiyatrosudur. Bu grup, maskeleri düşürür, kimseyi suçlamaz sadece dans eder.

Bu yüzden I want to Break Free" (Özgür olmak istiyorum) şarkısı aslında bir özgürlük provasıdır.

Gelin görün ki değişimler hep sancılı olur. Doğum öncesi karanlıktır hep.

Truva Radyo’da "Back in Black" (Karanlığa dönüş) şarkısı başladı…

Bu şarkı hem bir yas hem bir diriliştir. AC/DC, bu şarkıyı Bon Scott’un ölümünden sonra yazıp bestelemiştir.

AC/DC grup üyeleri sahnede siyah giyerler ama o siyah bir matem değil, bir yeniden doğuştur; kayıptan doğan gücü anlatır çünkü bazen en karanlık gün, ışığın en yakın olduğu gündür.

O gece Truva Radyo’da temponun değişeceği belliydi çünkü hayat yavaş yavaş nefes almaya başlamıştı.

"Give it away, give it away, give it away now…" ( geri ver, geri ver, şimdi geri ver) diye başladı sıradaki şarkı…

Red Hot Chilly Peppers sahne almış ve paylaşmanın şarkısını söylüyordu.

“Hayatta sahip oldukların değil, paylaştıkların seni yaşatır.” diye düşündüm şarkıyı dinledikçe çünkü "Give it away" (geri ver) sadece düz bir cümle değildir.  

“Kibirden arın, kendinden taş, ne varsa ver çünkü verdiğin kadar varsın” diyen bir yaşam tarzıdır.

“İnsanlar paylaşıma hazır olduğuna göre sanırım artık yeniden âşık olmaya da hazırdır” diye içimden geçirdim sıradaki şarkıyı tahmin etmeye çalışırken ama yaşadığım sadece hayal kırıklığı oldu.

Yüzyıllar geçmiş, şehirler büyümüş, sesler çoğalmıştı ve her ne kadar yeniden doğuş ya da aydınlanma yaşasa da insanlık hâlâ aynı cümleyi söylüyordu ne yazık ki…

Rolling Stones grubundan; "I can’t get no satisfaction" (Tatmin olamıyorum) şarkısı başlamıştı ve bir tokat gibi yüzüme vurmuştu.

“Tatmin olamıyoruz çünkü aradığımız şey aslında dışarıda değil.” diye düşündüm.

Rolling Stones; “Ne kadar koşarsan koş, mutluluk seni arkadan izler asla yakalamaz.” diyordu bu şarkıda.

“Çözüm belli aslında” diye mırıldandım.

Kızılderililerin yaygın anlatılan bir öğretisi vardır, insanın içindeki iki kurdun mücadelesi ile ilgili. Hani şu hangisini beslerseniz onun kazanacağı mücadele…

“Ama belki de mesele yakalamak değildir. Belki de tatminsizlik, insanı arayışta tutan o gizli motor gücüdür. Çünkü eğer bir gün her şeyi bulursan artık müzik de susar.” der insanın haz odaklı iç sesi…

Ama insanın diğer iç sesi de oradadır. Ayağa kalkar, dizine vurur, sonra eline…

“We will, we will rock you! (Biz seni taşlaştıracağız)”

Gerçekten çok hoşuma gitti o an çalmakta olan Queen grubunun “We will rock you” şarkısı. Bu şarkı bir varoluş ilanıydı ve Queen burada insanın içsel ritmini yeniden dizayn ediyordu…

İki el, iki ayak, bir kalp…

Aslında hepsi doğru, birleştiğinde bir ordu kadar güçlüdür. Freddie Mercury, “Sen yalnız değilsin” diyor aslında şarkının o meşhur ritmiyle...

Truva Radyo’da sıradaki şarkı da dünyayı değiştirmeye değil, kendini anlamaya çağırır çünkü her darbede bir ders her düşüşte bir diriliş vardır.

İnsan kendi içindeki fırtınayı kabullenmiştir artık çünkü acı, yıkmak için değil, yeniden kurmak içindir.

Savaşmadan  kendini dinlemek farkındalığının şarkısıdır Imagine Dragons’tan gelen "Believer" (İnanan)…

“Hem, insan kendini dinledikçe bir gün hiç beklemediğin bir anda aşk kapıyı yeniden çalar, o gençliğinde yaşadığın hayal kırıklıklarından sonra aşktan soğusan bile. Çünkü saf sevgi insanın özüdür.” diye düşünürken bir anda radyodan gelen sesle irkildim…

"Shot through the heart!" (Kalbinden vurulursun) diyen Bon Jovi’nin sesiydi bu…

"You Give Love A Bad Name" (Aşka kötü bir isim verdin) çalmaya başlamıştı.

Bu şarkıdaki “vurulma” ilk çarpılma anıdır ve o andan sonra gitar riff’iyle kalbi deler, vokal "Hello, betrayal!" (Merhaba ihanet) der.

Yani, o ilk hayal kırıklıklarından sonra kalbine ihanet ettin der..

Evet, gerçekten de aşkın yüzüne gülüp kalbini yaktığı o ironik selam bu...

O perşembe akşamı Truva Radyo’da Melodinin Fısıltısı programında insanın ve hayatın melodilerini dinlemiştim.

O gece bir kez daha anladım ki müzik gerçekten olağanüstü bir deneyim ve insanlığın nefesi gibi ve bu nefes hâlâ hayatta olduğumuzun göstergesi...

Hayat belki bir şarkı değil ama bazen bir şarkı kadar kısa. O yüzden o gece, ışığımı hiç saklamadan sevdiğim her şeye kalbimle dokunmaya bir kez daha söz verdim kendime; çünkü her şeyin sonu sessizlik olacak bir gün ve sadece kalplerde bıraktığın izler kalacak geride…

Programın sonunda her şeyin başladığı yere, o sessizliğe döndüm o gece...

Aya baktım, gökyüzünde yoktu o gece ama aslında orada olduğunu da biliyordum; çünkü ay da doğar, dolar, eksilir, kaybolur ve yeniden doğar…

Tıpkı insan gibi…

***

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi